Atatürk ve İktisat/Prof.Dr.Yüksel Ülken – İnceleme

Bu kitap doğrudan yeşil ekonomi ile olmasa bile Atatürk’ün iktisadi görüşleri, sonraki yıllar için bulunduğu ekonomik tahminler gibi noktaları sayesinde ekonomik doktrinler hakkında bilgi edinmek isteyenler için harika bir eserdir. Prof.Dr.Yüksel Ülken’in ayrıntılı bir şekilde yaptığı incelemelerden oluşan bu kitapta yeni kurulan ve savaştan çıkmış cumhuriyette acil iktisadi çözümlerin aranması, ülkenin özel teşebbüsü çekmeye uygun durumda olmaması ve Sovyet etkisine girilmek istenmemesi sebebiyle “devletçilik” olarak bildiğimiz “geçiş” doktrininin ortaya çıkması gibi aşamalar gayet sade bir dille anlatılmaktadır. İşte kitaptan bazı alıntılar:

“Bir ulusun doğrudan doğruya hayatı ile ilgili olan, o ulusun iktisadıdır. Tarihin ve deneylerin yoğunlaştırdığı bu gerçek bizim ulusal hayatımızda ve ulusal tarihimizde tamamen belirmiştir. Gerçekten Türk tarihi incelenirse yükseliş, çöküş nedenlerinin iktisat sorunlarından başka bir şey olmadığı derhal anlaşılır. Tarihimizi dolduran zaferlerin yahut bozgunların tümü iktisat durumumuza bağlantılı ve ilişkilidir. Yeni Türkiyemizi layık olduğu düzeye ulaştırabilmek için iktisadımıza birinci derecede ve en çok önem vermek zorundayız. Zamanımız, tamamen iktisat devrinden başka bir şey değildir.” (İzmir İktisat Kongresinde yaptığı konuşma)

“Ancak, iktisadın önemi konusundaki davranışları ve sözleri, zihinlerde uyanan bir sorunun şimdiden cevaplanmasını zorunlu kılmaktadır. ‘Ekonomi her şey demektir; her şeyde iktisat vardır.’ gibi sözlerinde, Marksist bir yorumun izlerini görmek mümkün müdür? Bizzat kendisinin cevabı, kesinlikle ‘hayır’dır. Burada, daha çok söz konusu husus, bunların, Atatürk’ün çağın geçirmekte olduğu gelişim ve oluşumları daima gözeten, kişiliğinin temel özelliklerinden sayılan gerçekçiliğini ortaya koyan tipik davranışlar oluşudur. Kısaca, gerçekçiliği, her alanda olduğu gibi burada da ön plandadır.”

 

“Türkiye’nin sahibi ve efendisi kimdir? Bunun cevabını derhal birlikte verelim: Türkiye’nin asıl sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, mutluluk ve servete hak kazanan ve layık olan da köylüdür. Bu nedenle, TBMM Hükümeti’nin izleyeceği yol, bu temel amacın sağlanması yönünde olmalıdır.

Diyebilirim ki, bugünkü felaket ve sefaletin tek nedeni, bu gerçeği bilmememizdir. Gerçekten, yedi yüzyıldan bu yana emeklerini ellerinden alarak boş yere sarf ettiğimiz ve buna karşılık devamlı hakaret ederek küçük gördüğümüz; fedakârca ve karşılıksız olarak verdiklerini, nankörce ve küstah bir zorbalıkla karşıladığımız; kendisini uşak durumuna düşürmek istediğimiz bu gerçek mal sahibi önünde, bugün büyük bir utanç ve saygıyla, gerçek yerimizin ne olduğunu bilerek, esas duruşumuzu alalım.”

“İlk önce, ülkede topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemlisi de bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın, hiçbir neden ve suretle, bölünemez bir nitelik taşımasıdır. Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri toprak genişliğini, arazinin bulunduğu ülke bölgelerinin nüfus yoğunluğu ve toprağın verim derecesine göre, sınırlamak gerekir.”

Eğitimdir ki bir ulusu ya özgür, bağımsız onurlu, yüksek bir topluluk biçiminde yaşatır ya da bir ulusu tutsaklık ve yoksulluğa götürür.

Yazarın anlatımı:

1923 tarihli İzmir İktisat Kongresini izleyen yıllarda, devlet, ekonomiye önemli ölçülerde karışmadı ve liberal denebilecek bir politika uygulama eğilimi ağır bastı. Ancak, 1929 büyük dünya iktisadi bunalımının ortaya çıkışı, ‘devletçilik’ denilen yeni politikanın oluşmasını hızlandırmış ve 1933’lerde liberal politikadan uzaklaşılmıştır. Glasneck’in deyişiyle,’ülkenin ekonomik gelişmesini ve bağımsızlığını güvenceye almak, kapitalist sanayileşmenin acılarla dolu tipik yolunu kısaltmak’ için, ‘devletçilik‘ adını verdikleri bir ‘devletcilik‘ sanayileşme programı’ kabul edildi.

Y.N. Rozaliev’in de de söz ettiği Türk hükümetinin 1937 yılında yayınlamış olduğu ‘Sanayilesme Yolunda Türkiye‘ adını taşıyan kitapta, iki dönem ayrılmakta ve 1923-1933 yıllarını kapsayan süre, sanayide özel kesimin en çok teşvik edildiği ‘liberal ilerleme‘ olarak nitelendirilmektedir. Bu, ilk dönemi oluşturur. 1933’ten sonraki yıllar ise, devletin etkin müdahalesinin yer aldığı ikinci dönemdir ve bu dönem ‘birinci dönem boyunca özel sermaye ve özel girişimin örgütlenme olanağına sahip bulunmadığı kilit sanayi alanları’ oluşturulması yönünden birinci dönemden farklı bir kimliktedir.”

 

Bunlar da ilginizi çekebilir!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*