Baron De Tott/18. yüzyılda Türkler – Alıntılar

Yıllar yıllar öncesinde bir eski kitapçıda dikkatimi çeken bu kitabı, ıslahatlar dönemi Osmanlı Devleti’nin toplumsal yapısına birinci gözden ışık tutar düşüncesiyle okumuştum. Gerçekten de öyle…

Tarihi sevenler ve duraklama dönemini hatırlayanlar bilirler. 1700’lerde ordu başta olmak üzere devletin pek çok kademesine Avrupa’dan uzmanlar getirilmiş ve işleyişte yeni düzenlemeler yoluna gidilmiştir. İşte bu seyahat-hatırat kitabının yazarı olan Baron de Tott; ordu ıslahatı için görevlendirilen Fransız uzmanlardan biridir. Tarih derslerinde gördüğümüz askeri ıslahatlarının yanında De Tott, gezginligi, sosyal bilimlere ve jeolojiye olan merakı gibi çok yönlü hobileri sayesinde gittiği kışlaların çevre yörelerini ve Osmanlı Sarayı’nı da başarıyla gözlemlemiş ve gördüklerini hatıratına dökmüştür.

Bir yabancının gözüyle duraklama dönemindeki Osmanlı Devleti, gerçekten dönemin siyasi-politik şartlarını, toplum yapısını ve saray-halk kopukluğunu irdelemek isteyenler için çok yararlı bir eserdir.

İşte bu güzel kitaptan sizlere sunduğumuz bazı alıntılar.. İlk alıntıyı kitabın sayfa sırasına dikkat etmeksizin büyük harflerle ve koyu olarak belirtmek isterim:

TÜRKLER TABİATI OLDUĞU GİBİ SEYRETMEYİ UYGUN BULURLAR; GÖLGELERİNDE DİNLENDİKLERİ ULU AĞAÇLAR İÇİN EVLERİNİN PLANLARINI BİLE DEĞİŞTİRİRLER. EVİN SAHİBİ KADAR ESKİ BİR KARAAĞACI KESMEMEK İÇİN BİR EVİN AĞACI İÇİNE ALACAK TARZDA İNŞA EDİLDİĞİNİ GÖRDÜM.”

“Rumeli yakası hisarında oturan ve o hayalinin önderlerinden olan bir Türk yaptırdığım işleri dikkatle izledikten ve hatta bizzat barut sucuklarını bagladıktan sonra, ona yakın olan Değirmen Burnu’ndaki bataryanın yapılmasını kendisine bırakmamı istedi. “İşçilerim hazır, umarım çok iyi iş çıkaracaklardır, siz arada sırada gelip yapılanları denetlersiniz.” dedi. Bu Türk’ün gayreti ve dikkati bu işi kabul etmemi sağladı. Ertesi sabahtan itibaren kıyı yüklü arabalarla doldu, yeni mühendis işçilere yapacakları işi öğretiyordu. İtina ile yöntemine bağlı olan hayranım emrinde çalışan işçileri kendi cebinden yedirmeyi de ihmal etmiyordu. Bu tabya yapılanların en iyilerinden biri oldu. Bu arada bu Türk’ün gayretine, zekasına ve özellikle sırf iyilikseverliğinden yaptığı masrafa hayret eden Bab-ı Ali’nin yetkilisi, hükümeti bundan haberdar ederek ona 300 kuruşluk tazminat verilmesini sağladı. Bu maksatla çağrılan Türk, yetkililerin takdirlerini gayet soğuk bir şekilde karşıladıktan sonra, kendisine ödenmek istenen tazminatı kesinlikle reddetti. Ücretini aldığı takdirde yapmaya çalıştığı eserin bütün meyvesini kaybetmek istemediğini ve bir Fransız savunma için kendini feda ederken bir Türk’ün servetini ve meziyetlerini kullanmamasının büyük bir ayıp olduğunu belirtti. Kendisine ne kadar ısrar edilirse edilsin bu vatansever kararından caymadı; yanlarına geldiğim vakit yetkilinin hayranlığı hala devam ediyordu. Şaşkınlığını benimle paylaşamamaktan büsbütün hayrete düştü. “Böyle bir servetin reddedilmesini bir türlü onaylayamıyorum.” diyordu.”

“….

Uzun bir barışın rahatına ve hareketsizliğine alışmış olan bu sipahi birliği, soğuğa dayanacak elbiselere sahip olmadığından aslında gerçek bir destek olmaktan çok uzaktı. Kırım Hanı bunların cesaretlerinden olduğu kadar bağlı oldukları din ilkelerinden de kuşku duyuyorlardı. Nitekim bu tımarlı Arnavutların Kuran’a mı İncile’e mi bağlı olduklarını kimse bilmezdi. Bir gece Kırım elbiseleri içinde Han’ın yanından evime dönerken, Balta meydanında arkadan gelen iki sipahinin konuşmalarına tanık oldum. İkisi de Rumca konuşuyorlar, hallerinden şikayet ederek ilk fırsatta ayaklanmak üzere Kutsal Haç üzerine yemin ediyorlardı. Bu garip durumu anlamak arzusuyla adımlarımı yavaşlattım, yetişmelerini bekledim ve İslam selamı verdim. Onlar da gayet sofu bir şekilde karşılık verdiler; sonra onlara Rumca hitap ederek “Elveda kardeşler ne siz ne ben Türk degiliz.” dedim. Bu elveda bizleri hemen ayıracak nitelikte değildi. Benimle tanışmaktan memnun olduklarını söyleyerek bir Hıristiyan’ın nasıl olup da Kırımlı olabileceğini sordular. Ancak kendimi tanıtma niyetim olmadığı için bir hikaye uydurdum. Onlar da bana tımar sahibi olabilmek için Müslüman olduklarını açıkladılar. Benim öğrenmek istediğim de buydu.”

“Aşk en büyük misyonerdir, ortaya çıktığı vakit kadınlar tartışmak bile istemezler.”

“Sade bir millette geleneklere, medeni olduğu söylenen bir milletteki en sert yasalardan çok daha fazla dikkat gösterilir.”

Zaten hür bir topluluğa hürsün demek, onu boyunduruk altına almak demektir.”

“Genellikle çadırlarda oturan Kırımlılar bu sanatı hayli geliştirmişlerdi. Bütün düşünceleri, onlar için birinci derecede önemli olan bir eşya üzerinde toplanmıştı. Endişesizlik gibi bir duyguya asla kendini kaptırmamış olan bir millet bütün araştırmalarını vücudu geliştirecek, avcılık ve savaş kabiliyetlerini arttıracak eğitimlerde yoğunlaştıracaktır. Kırım Türkleri dinlenmeyi eğlenirken tadarlar, rehavete kapılmadan oturmayı severler. Ordugahları tıpkı evlerine benzer.”

“Bu çoban toplulukların (Kırımlılar) sürdükleri sade ve kanaatkar hayat nüfus çoğalmasını teşvik ederken, medeni geçinen milletlerde lüks hayatın aşırılıkları ve ihtiyaçları nüfusu kökünden keser. Nitekim nüfusun Nogaylarda, Kırım ve Bucak’a nazaran daha fazla olduğu hemen dikkati çekmektedir. Ancak Kırım Hanı’nın toplayabildiği asker sayısıyla nüfus arasında bir bağıntı kurmak mümkün değildir. İleride bu hükümdarın üç ayrı ordu kaldırabileceğini göreceğiz. Bizzat kendisinin yönettiği 100.000 kişilik bir ordu, Kalgay’ın yönettiği 60.000 kişilik ve Nureddin’in emrindeki 40.000 kişilik ordular. Günlük işlere hiç zarar vermeden bu sayının iki misli asker de toplamak da mümkündür; bu miktar asker ve Kırım Hanı’nın topraklarının yüzölçümü göz önüne alınırsa ülkedeki nüfus bizim nüfusumuzla karşılaştırılabilir.”

“Zevkleri, altın yaldızlı kafesler içinde olmaktan ziyade topraktan ileri gelen bir yaşayış tarzına alışmış olarak, Kırımlılar tenefüs ettikleri havadan bile haz duyarlar ve ülkelerinin tabi güzelliği ile yetinirler.”

(Bu kısım Baron De Tott’un kişisel hobileri ile ilgili)

“Bugün edebiyatçılarımızı şiddetle meşgul eden Atlantis Adası’nın yeri hakkındaki derinlemesine araştırmalar yaptığımı iddia etmeden şunu söylemek isterim ki; şu anda Tataristan diye adlandırılmış kuzeye yönelen yaylanın, Kafkas Sıradağları’nın ve Kore Yarimadasına kadar uzanan Tibet Dağlarının ve yaylalarının, akarsuların durumlarından dünyanın en yüksek yerleri olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu tek gözlem bile, halen Türkler tarafından işgal edilen bu toprakların, Asya’nın ilk keşfedilen yerleri, ilk insanların geliştikleri ülkeler olduğunu ortaya koymakta, güney Asya ve Avrupa’ya Got, Ostrogot veya Vizigot adı ile yapılan göçlerin hep buradan geldiklerini ıspat etmektedir.

Kırım ülkesinin uzantısında bulunan Nogay bozkirlarının deniz seviyesinde olmasına karşılık, Kırım berzahından geçildikten sonra seviye denizden 10-12 metre yükseğe değişmektedir.B u yüksek ova yarımadanın kuzey yarısını kapladıktan sonra yerini batıdan doğuya doğru uzanan dağlık ve kayalık bir araziye bırakmakta, sonunda Çadır Dağı ile son bulmaktadır. Deniz kıyısının çok yakınında bulunan bu dağ ikinci derece arasında sayılabilir; ancak bizim yarım kürenin haritasına bakıldığında Çadır Dağı’nın, Alpler ile Kafkas Dağları’nı birleştiren sıradağlar üzerinde bulunduğunu görmek hemen mümkündür. Nitekim Apenin Dağları’nın bir kolunun Avrupa’yı batıdan doğuya kat ettikten sonra Almanya’yı İtalya’dan, Lehistan’ı Macaristan’dan ve Eflak’ı Eski Trakya’dan ayırdığını, sonra Karadeniz’e dalarak aynı yönde Kırım’ın güneyinde yükseldiğini, Karadeniz ile Azak Denizi arasında ancak geçilebilecek bir geçit bıraktığını ve Kafkas adı altında Hazar Denizine kadar devam ettiğini, sonra yeniden Tibet’te ortaya çıkarak, Asya’nın doğu kıyılarında son bulduğunu izlemek mümkündür.”

(Türklerle ilgili gözlemleri devam ediyor)

“Yasalar ve Padişah, birbirlerinden hem endişe etmeliler, hem de birbirlerine saygı duymalıdırlar; ancak hükümdar akılsız değilse, dengeyi kendi lehine bozar, bütün servetini yüksek rütbeleri ve kullarının hayatlarına ortaya koyarak kendisini itaat ettirir.”

“Hıristiyanları alçaltmak, Müslümanları yüceltmek geleneği, idam edilen Müslümanın başının kolu arasına konmasını, Hıristiyanınkinin ise bacaklarının arasına yerleştirilmesini sağlamıştır.”

Sarhoşluğun Türkleri suça itmesine ve şarap içilmesi nin dinen yasaklanmış olmasına rağmen İstanbul’daki meyhaneler bizim kabarelerimiz kadar yaygındır”

“…zira Türkler o kadar tembel, o kadar yavaş insanlardır ki, bir yabancıya karşı en büyük nezaketin onu dinlendirmek olduğunu sanırlar. Nitekim ayağımı yere basar basmaz yapılan teklif oldu bu oldu..

“Kırım Türkleri muhtemel kayıplarını hiçbir zaman hesaplamazlar, kısa süreli karlara bakarlar.”

“Eğlenceler çok masraflı olmasına ve halka çok ağır yükler getirmesine rağmen eğlenme ihtiyacına duyulan aşırı istek yüzünden herkesi memnun ediyordu; tüccarlar bile mağazalarını kapatmaktan hoşnut oluyorlardı.”

“Sultan unvanı taht varisi Osmanlı prenslerin ve Cengiz Hanedanı’na verilir.”

Padişahın, vezirler ve devlet büyükleri ile evlenmiş kızlarına ve kız kardeşlerine gelince, onlar kendi saraylarında yaşarlar; dünyaya gelen erkek çocukları anında boğulmalıdır. Bu yasa en aleni ve en fazla uygulanan yasadır.

….

Kırım Türkleri kimseyi boğmazlar; Sultan-hanımlardan dünyaya gelen oğula babasının adı, rütbesi, ve Mirza unvanı verilir.”

“Türkler en kör bir kader anlayışı içinde büyük bir güven duygusuna sahiptir.”

ÇOK ÖNEMLİ KISIM

“Türkçe öğretmenim ilk önce usul olduğu üzere bana yazmayı öğretmeye başladı. Resme olan yatkınlığım başlangıçta önemli ilerlemeler kaydetmeme yardımcı oldu; nihayet okumaya başladım ve zorluklar ortaya çıktı; sesli harflerin yazılmaması, sıkıntılarım ve göğüslemek zorunda kaldığım zor işin mahiyeti hakkında bir fikir verir; işin daha zor tarafı Türklerin kendi lisanlarının fakirliğinden Arapça ve Farsça’dan dil bilgisi kuralları almaları, bunlardan beş ayrı alfabe yaratmaları ve yazarların arzularına göre harf çeşitleri kullanmalarıdır. Bir ömür boyunca ancak iyi okumasını öğrendikten sonra kişi kendisine faydalı eserleri ne zaman araştırıp okuyacaktır?

Özellikle bu uygunsuzluk yüzünden Türkler cehaletin pençesine düşmüşler ve soyut bilimlerde gerilemişlerdir.”

“İradedeki inat ile hareketteki uysallığın en büyük engellere bile rahatlıkla direnebilen iki çare olduğunu inkar etmek mümkün değildir.”

“İslamiyet Mısır’da en yaygın olan dindir; ancak Mısırlılar İslam kaynaklı olmayan bir sürü geleneğe sahiptir.”

“Bir zamanlar Kafkasya’dan getirilip Mısır’da satılan Çerkes ve Türk çocukları zamanla Memluk adı altında kendilerini göstermişler, 10-12 bin kişilik topluluk olmalarına rağmen ülkeyi demir elleri ile yönetmişlerdir.”

 

 

 

Bunlar da ilginizi çekebilir!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*