Çevreciliğin, yeşil isyanın anlamı üzerine..

Yeşili korumayı, çarpık kentleşmenin, rantın önüne tüm gücüyle dikilmeye çalışanları tarif etmek için kullanılan çok genel kelimeler değil mi? Çevreciler, doğa severler, yeşil isyan, eylemciler.. Yeni deyimiyle aktivistler..:)

İnsan düşünmeden edemiyor. Yeşil bir alan üzerine haksız yere, kar hırsı uğruna inşa edilecek olan yapılara, sayısındaki her bir artışla zeka seviyesi daha düşük, etrafına karşı daha duyarsız çocukların yetişmesine sebep olan AVM’lere ve çeşitli tüketim tapınaklarına karşı çıkmak; neden sadece belirli bir fikre, görüşü benimsemiş olanları, belirli bir zümreye yakıştırılıyor? Eğer söz konusu durumları savunan sadece bir görüş varsa, onun mutlaka karşıt bir görüşü de olması gerekir değil mi?.. Peki; şimdiye kadar “Evet. Ben yeşil alanların katledilip yerine rant ürünü yapıların; AVM’lerin, sadece belirli gelir grubundan insanların faydalanabileceği marinaların, eğlence merkezlerinin yapılmasını savunuyorum.” diye net bir görüş bildiren fikre rastladınız mı? Hayır… Bunlara ancak ve ancak içinde bulunduğu suyun yavaş yavaş ısınmasını fark edemeyen kurbağalar ya da o yüksek gelir grubundan olan insanlar karşı çıkmaz.. Onlar da yukarıdaki örnek konuşma gibi net bir şekilde savunmaz, silik ve sinsice bir sessizliktir onlarınki. Genelde iş adamı, “This is business man!..” kafasında takılan vatandaşlarımızdan oluşurlar.

Karşılaştırma yapmak gibi olmasın, bugüne kadarki hayatıma dek fikirlere, ideolojilere, dinlere ve çeşitli dünya görüşlerine fazlasıyla meraklı, hepsini kısmen inceleme fırsatı bulan biri oldum. Aynı durum bunların arasında da var… Görüşlerin herhangi birini diğerine karşı savunmak gibi bir kaygım kesinlikle yok, sadece en anlaşılabilir örneği veriyorum. Mesela; asgari ücretin bariz bir sefalet olması, işçilerin taşeronluk, vs. isimler altında köle muamelesine tabi tutulması neden sadece komünistlerin ve çeşitli sol fraksiyonların görüşü oluyor? Diğer görüşler; solcular daha çok üzerine düştüğü için onlarla aynı safta bulunmaya mı utanıyorlar, yoksa asgari ücret ve benzeri durumların aynı şekilde kalmasından mı hoşnutlar? Neden milliyetçi arkadaşlar ülkede sayıları milyonları aşan Türk işçilerinin geçim sorunlarını, ne şartlarda yaşadıklarını şöyle bir oturup düşünmezler de aldıkları burslarla, milli gelirlerle hala “Dünyanın tek derdi Türkiye olmuş, demek ki zamanında iyi koymuş.” kafasında takılırlar? 

Vardığım sonuç ise basitti: “Sen insanların iyiliğini mi istiyorsun? Daha iyi, daha güvenli bir gelecek mi düşünüyorsun?” gibi şeyler sorduğunuz zaman hangi ideoloji, hangi fikir olursa olsun size düşünmeden “Evet” der. Ama geçim sorunundan, temel ihtiyaçlardan bağımsız olan üst kimliğe dair şeylere, yani “milli veya dini kimlik, belirli bir cemaate aidiyet gibi faktörler” o kadar ağır basmaktadır ki; insanların iyiliğini diğerinden daha iyi bildiğini ve doğru yolun kendisininki olduğunu savunur. Üst kimliğin maskesi altında yapılan yolsuzluklar gündeme getirildiği zaman da “Onlar falan düşünce ruhunu bilmiyorlar, gerçek inananlar değil.” derler. Bunu her din, her düşüncede sordum. “O zaman bunun gerçeği nerede?” diye aradım, üzgünüm değerli okurlar, dünya üzerinde herhangi bir düşüncenin ve ideolojinin gerçeğini bulamadım. Çünkü bu küçük burjuvalarımız veya “toplumun düşünen kesimi” olan şişko göbeklilerimiztüm bilgilere vakıf olurlar da her şeyin kökeninde ekmek sorunu, geçim problemleri olduğunu ve bunun önündeki en büyük sorunun kendileri olduğunu fark edemezler. Belki de fark etmez istemezler… Yani size herhangi bir siyasi takma ad, bir milli-dini kimlik, vs. öne süren kim varsa; her şeyin kökeninde bulunan ekonomik sebeplerden ve geçim sorunundan sizi uzaklaştırıp içinde bulunduğumuz çağın kurallarına göre “evrim ve hayatta kalmaca” oyunu oynuyor demektir. Olay klasik bir güç mücadelesidir, hangisi güçlü olursa olsun; taşeronluk, asgari ücret, betonlaşma ve yeşil alan katli tüm hızıyla devam edecektir.

Epey düşündürücü ve insanı en sağlam inandığı şeylerden bile şüphe ettiren sorular değil mi?… Aslında konumuzun en önemli kısımlarından biri de bu arkadaşlar… Çevrecilik, doğa severlik, tüm hayata yansıtılmış ve yaşam tarzı olarak benimsenmiş haliyle ekolojistlik; içerisinde herhangi bir rant mücadelesi, güç oyunu barındırmayan tek düşüncedir. Yukarıda söylediğimin aksine; doğa severliğin ve ekolojistliğin, yeşil isyanın, gerçek hayatta, gerçek ruhuyla var olduğunu keşfettim. Neden mi? Çünkü;

  • Çevrecilik; ilkokullarda gördüğümüz gibi panolara asılmış çevremizi koruyalım kağıtlarından ibaret değil; 21. yüzyılın metropol yaşantısında çevreye zararlı, yabancı olabilecek her konuda hassasiyet göstermek ve diğer insanların pineklediği boş vakitlerinde “Niye o daha az çalışıyor? Neden ben yapıyorum ben keriz miyim?” gibi düşüncelere kapılmadan kendi becerileriniz doğrultusunda çevre kirliliğini engellemektir. Yukarıdaki sorunlar zaten genelde rekabetten ve yükselme kaygısından kaynaklanır. Çevrecilikte ise gözüne gireceğiniz şey göbekli, iğrenç bir patron değil; size hayat verenin bizzat kendisi olan doğadır.
  • Çünkü doğa severlik; bir petrokimya, kozmetik veya otomotiv şirketinde kariyer yaparken hafta sonu 2 günlüğüne trekking yaparak “Oh be, ne güzel yerlermiş buralar.” diye iç geçirip sonra yine aynı zehirli sektörlere dönmek değil; sürdürülebilirlik ve yeşil dostu şehirler düşüncesiyle ağır endüstrinin ve teknolojinin çevreyle uyumlu olması için çabalamak, hiçbir umut yoksa da yok olması için mücadele vermektir.
  • Çünkü ekolojistlik; hologramdan ibaret olan günümüzün bol sıfırlı banka hesaplarıyla, tüm birikimimize rağmen kendimizi komşumuza karşı bile güvende hissedemediğimiz beyaz yakalı yaşantısına kapılmadan; sunduğu sahte zevklere ve yüksek sınıfın trilyon dolarları saklamak için önünüze attığı yemlere kanmadan, kendinizi gerçek hayatın, gerçek doğanın ve gerçek evrimin olduğu bir imece, bir komün düzenine atıvermektir. Herhangi bir terfi, prim beklentisi olmadan; en fazla çalışanın veya en akıllı olanın karşılığını aldığı, sağlıksız koşullardan uzak bir yaşam hayalidir.

Şöyle bir düşünmek lazım: Çevrecilik, doğa severlik, ekolojistlik. Gerçekten diğer düşünceler gibi belli başlı hassas noktalara parmak basan alelade fikirler bütünü müdür? Yoksa sistemin bize dayattığı dinamiklerden büyük ölçüde çıkıp, özgürce yaşama atılmış ilk adım mıdır?

Son soru olarak yeşil alan katli, hava kirliliği, asgari ücretle sürünen milyonlar gibi sorunlar mevcutken bunlara “Ben çevreci değilim ki. Onlar düşünsün.” diye mi yaklaşmak gerekir. Yoksa “Ulan bu adamlar zaten bizim tam ortasında bulunduğumuz pisliklere, haksızlıklara karşı savaşıyor olmasınlar?” diye durup bir düşünmek mi gerekir?


Değerli okurlar; herhangi bir görüşü dayatma şeklinde sunmadan, soruların yoğunlukta olduğu bir yazıyla sizleri sorgulayıcı bir yola sevk etmek istedim. Özellikle doğayı korumaya ve büyükşehirlerdeki ranta karşı yapılan faaliyetlere sadece belli başlı marjinal zümrelerin karşı çıktığına dair yanılgıya da dikkat çekmek istedim. Tıpkı Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” kitabında herhangi bir fikrin doğruluğunu iddia etmeden her görüşü tarttığı yaklaşım gibi; sizleri bir görüşün doğruluğuna veya gerçekliğine inanacaksanız da bunu vicdanınızla, özgür iradenizle yapmaya yönlendirmek istedim.

Yer-su doğa severlik ve ekoloji temelli olmak üzere her görüşten, her kesimden insanın sansürsüz, engelsiz şekilde fikirlerini sunabileceği bir platformdur. Yeşil isyan hakkında katıldıklarınızı ve katılmadıklarınızı yorum kısmında belirtmeyi esirgemeyin. Hatta benzer şekilde yazılar yazmak isterseniz irtibata geçmekten lütfen çekinmeyin. Sağlıcakla kalın…

Bunlar da ilginizi çekebilir!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*