Ertuğrul Gazi: Bir İslam Mücahidi mi? Arada kalmış bir at beyi mi? Türklerin doğa inancı yer-su’nun Anadolu’da evrimleşmesi, geleneklerimize yeni bir konsept kazandırılması üzerine

BURAYA BAKIN!! Şimdi resmi gördüğünüzde aklınızda uyanan ilk izlenime, birazdan okuyacağınız şeylere ve dinleyeceğiniz şarkılara göre bir ön yargı ve kalıplaşmış düşünce testi yapacağız. Çok yönlü düşünme pratiği olacak… Kimseye kesin bir tavsiye vermiyorum. Sadece ara ara kişisel görüşlerimle beraber (insanım sonuçta) veri sunuyorum. Bir resim üzerinden hayli uzun ve detaylı bir zaman yolculuğu olacağı kanaatindeyim. Beyin yakma harekatı başlasın:

Şimdi size birkaç tane millet ya da toplum ismi sayacağım. Siyasi görüşünüze, zihniyetinize göre aklınızda canlanan ilk şeyleri şöyle bir dikkatlice analiz edin. Beyniniz ilk intibayı kendi kendine oluşturacak zaten, endişe etmeyin:

-Keltler

-Cermenler

-Saksonlar

-Vikingler

-Aztekler

-İnkalar

-Moğollar

-Türkler

-Fransızlar

-Romalılar

-Çin

-Hindistan

-Persler

-Ruslar

-Araplar

-İspanyollar

-Galyalılar

-Eski Yunanlılar

-Sümerler

-Hititler

-İrlandalılar

Evet; ilk tanımlamalarınız şöyle bir kenarda dursun. Şimdi; resimde gördüğünüz Diriliş Ertuğrul oyuncuları, yani yerleşik hayata geçmeden önceki en belirgin göçebe Türk dönemi, bu savaşçılar ve diğer uygarlıklar üzerinden başlıyoruz. Ana fikrimiz Türklerin göçebelik ve şamanlık dönemi ve günümüz üzerine olacak, oradan bağlayıp bitireceğiz.


Eskiden beri dikkatimi çeken bir şey olmuştur: “İslamcıların varı yoğu zaten ümmet olayı da; milliyetçiler bu topraklardaki Eski Yunan kültürüne, Hititlere dair atıflara hep mesafeli durmuşlar, hatta çeşitli söylemlerle karşı çıkmışlar. Yok saymışlar. Hatta bazı kesimler Anadolu tarihindeki Türk olmayan unsurlara atıfta bulunmaktansa Yunanlıların ataları Akaların veya Hititlerin falan Türk olduğunu bile iddia etmeye çalışmışlardır. Neden bu çaba? Türkler gelip burada halihazırda yaşayanlarla kaynaşmadılar mı? Neyi inkar ediyorlar? 1071 sonrası Oğuz Türkleri kadar bereketli Yunanlılar da bu topraklara bir şeyler bırakmadı mı? Burada her ne kadar Türk çoğunlukta olsa da bir nevi “Anadolu melezleşmesi” diye tabir edebileceğimiz bir şey olmadı mı? Bilhassa yerleşik hayata dair uygarlık unsurları yönünden… Hatta yakından incelerseniz Anadolu uygarlığı, Türkler, Azeraycan ve Hazar’ın oralardan yukarı doğru hareketle bazı istisnalar dışında insanların karakteristikleri, zihniyetleri bakımından bir Avrasya genellemesinin bile yapılabileceğini görürsünüz, sınıflandırma açısından… (NOT: Bundan 4000-5000 yıl önce Avrasya taraflarından buralara birilerinin gelmiş olabileceği doğrudur. Ama onlar Türk değildir. Nasıl ki İngiltere yerlileriyle 1500’lerden sonra oluşan İngiliz milletini ayrı tutuyorsak, aynı şekilde Orta Asya’dan, Rusya bozkırlarından gelen her savaşçı da Türk değildir.)

İkincisi ise daha ayrı.. Hadi bu adamlar milliyetçi, birilerini kayırdıklarını inkar etmiyorlar en azından… Peki ya solcularımız, komünistlerimiz, hümanistlerimiz neden bu topraklardaki Türk unsurlara antipatiyle yaklaşıyorlar? Neden “Türk” kelimesinin faşizan bir kimlik değil de Yunan, Ermeni, Kürt, Laz, Arnavut gibi bir etnik unsur olduğunu, bunun da bir folklorunun, etnografyasının, tarihte silinmez hatıralarının ve acılarının bulunduğunu görmek istemiyorlar? Neden doğaseverliğe ya da spiritüelliğe yatkın olanlarımız aynı derecede barbar olan Keltleri çok üstün ve kadim bir medeniyet diye inceliyorlar da bizim göçebe barbarlara gelince o keçi koyun kokusunu duymuş gibi kaçıyorlar hep?…” diye düşünürdüm. Mesela yakın zamanda Ertuğrul Gazi türbesinde eski Alp kıyafetleriyle nöbet tutulmaya başlandı. 7/24 devam edecek, normal asker kıyafeti yerine alp kıyafeti giyilecek. Ben bunu AKP döneminde yapılan kültürel faaliyetler arasında en mantıklı ve en anlamlılardan biri olarak görüyorum. O kıyafetlerle seçim otobüslerine falan çıkan Belediye Başkan adayları malumunuz tabii..:) Ama kültürel değerlerin günümüze entegre edilmesi, Anadolu’da sadece uluslararası Osmanlı kültürü değil göçebe Türk döneminin de unutulmaması açısından çok güzel bir hamle oldu.. Ama muhalifler bu uygulamayı da eleştirdikçe eleştirdiler… Buna hiç anlam verememiştim…

Sonuç olarak mesele belli: Türkiye’de her tarihi figürün, her marşın belli görüşler arasında paylaşılması, kültürel bir değerden çok siyasi bir ilk izlenim kazanması gibi AKP Hükümeti’nin de Diriliş Ertuğrul; yani Kayı Boyu, Ertuğrul Gazi köşesini kapması… Ve malesef ki göçebelik dönemi Türk tarihinin en önemli figürlerinden birinin siyasal İslamcı bir kimlik kazanması, daha da kötüsü halkın tarihte bunun gerçekten böyle olduğunu sanması…

Anadolu Türk tarihinde en sevdiğim ve hafiften güldüren dönem göçebelikten yerleşik hayata geçiş arasındaki dönem diyebilirim. Yapılan tüm çizimler, anlatılan tüm tabirler başlı başına bir geçiş dönemini tarif ediyor: Hala geleneklerinin çoğu şaman geleneği; uygulama olarak şaman gibi uyanıp şaman gibi uyuyorlar. Ama daha çok siyasi bir kimlik olacak şekilde ve politikaya yönelik olacak şekilde Müslümanlar… Saçları hala uzun, çünkü hala Türkler, ek olarak sakalları da var, çünkü artık Müslümanlar.. Kıyafetleri hala göçebelerin mütevazı tarzı, kaftanın “k” sini bile bilmiyorlar. En sonunda yöneitlmesi gereken toprak büyüklüğü arttıkça komşuları Bizans’ın yerleşik saray örgütlenmesinden etkileniyorlar ve kaynaşmaya başlıyorlar. Anadolu’daki en ilgi çekici dönem benim için göçebe benim için göçebe Oğuzlar dolayısıyla. Ha bir de; hala aksiyonun ve çılgınca bir gelişimin var olduğu cumhuriyetin ilk 20 yılı da bir diğer sevdiğim periyot..:))

Şu resimdeki gibi göçebelerin kürklü kıyafetleri kadar gözüme yakışıklı ya da güzel gelen bir modern giyim tarzı tanımıyorum. Bir gün belki bir kıyafet balosunda, belki başka bir vesileyle, uygun cüssede olduktan sonra bu kıyafetlerden giymek istiyorum.:) Türkler, Vikingler, Çerkesler, Keltler, Cermenler, hepsinin saç sakal karışık, doğallıkla dolu izlenimleri gerçekten de modada son nokta olacak bir tarz..:)


Peki, her şey nasıl başladı? Şöyle özetleyelim: Saray yaşantısının başlamasın paralel olarak Türk tarihinin en karanlık dönemi başlamıştır. Objektif bir şekilde değerlendirirsek Türk tarihinin özgür çobanlar yerine emperyal bir vizyon edindiği evre gelmiştir. Osmanlı tarihinde en sevdiğim figürler Anadolu insanı, Akıncılar, sipahiler bir de Deliler’dir.. 🙂 Osmanlı Dönemi; Türk tarihinde Türklerin “idraksız Türk” diye aşağılandığı dönemdir. Saray ahalisinin halktan ayrı, bambaşka dünyadan bir topluluk oluşturduğu bir dönemdir. Avrasya’nın soğuk bozkırlarından gelen göçebe,sert  ve disiplinli savaşçıların oryantalist, üşengeç, yozlaşmış, çalmayı çırpmayı seven, sıcak iklimin verdiği o yılışıklığın olduğu bir doğu toplumuna dönüştüğü evredir. Utanç verici bir dönemdir kısaca Anadolu insanı açısından. 3 büyük dinin tümünün yaptığı gibi anaerkil, doğayla barışık, tabusuz, bilimsel gelişmeye açık zihniyetler yerini ataerkil, cahillikle ve dogmayla dolu bir karanlığa bırakmıştır.

Osmanlı delileri..:)

Şimdi “Osmanlı dönemi tam 600-700 yıllık bir dönem. Bunu nasıl böyle kestirip atarsın? O aradaki kültürel aşamayı nasıl anlatacaksın?” diye soranlar olacak. Tabii ki de haklısınız. Osmanlı dönemi Türk tarihinin demirbaş dönemlerinden biridir. Tarih bilimi açısından, oluşturduğu medeniyet açısından inkar edilemez. En profesyonel uygarlıklardan biri tarihimizdeki. Ben, oluşturduğu harmanlanmış medeniyete ve ilham kaynaklarının 600 senelik sindirmesi boyunca bugün yarattığı kimliğimize istinaden kişisel görüşlerimi söyledim. Ha şu var.. Osmanlıca’yı anlamamamızdan şikayetçi olanlara, sözüm ona nesil kopukluğu olduğunu söyleyenlere bir cevabım olur: Haklısınız, anlamıyoruz: Çünküüüü.. O saray dili Türkçe değil. Mesela 1500-1600’lerde yazılmış bir divan şiirine bakın. Bir de ilave olarak aynı yüzyıllardaki Türk halk türkülerindeki orjinal dile bakın. İkincisi tıpa tıp aynı Türkçe, kendiniz göreceksiniz.. Birkaç Eski Türkçe kelime dışında. Ya da mesela Evliya Çelebi Seyahatname’sinde Amasya Gezisi sırasında aktardığı bazı türküler vardır. O dizelere bakacak olursanız bir Karadeniz ili Amasya’da bir zamanlar söylenen, bugünkü Türkçe ile Azerice arasındaki melez bir Türkçe olan Türkçeyi görünce epey şaşırıyorsunuz. Dolayısıyla herhangi bir nesil kopukluğu falan yok gibi gözüküyor. Biz hep Osmanlıca’yı eski dilimiz olarak gördük liselerde… Ama atam benimle aynı dili konuşuyormuş da haberim yokmuş..:) Anlıyorsunuz türküyü %90 olarak. %10 da insanlık hali… Tıpkı nesil kopukluğu olmadığını iddia ettiğimiz Avrupa gibi. Kaldı ki tarihte yaşamış bazı hanedanların kullandığı bazı dillerden ötürü o dillerdeki tarihi yazıtların anlaşılamaması gibi durum onlarda da var. (Eski Slavca, Frenkçe, Saksonca gibi..) Yani sürekliliğin ölçütü Osmanlıca ve saray sanatı değil. O kısım, işin ehlinin ya da meraklısının ilgilenmesi gereken özel bir ilgi alanı. Dolayısıyla; ecdadımız da Osmanlılar değil, o Türkçeyi konuşan Anadolulu Türkleri.. Osmanlılar sadece bir hanedan… Soyağacımız somut olarak Anadolu köylerine dayanıyor, saray cariyelerine değil..:)

Bir de şunu diyenler olacak: “Kardeşim ne cahilliği!… Bir zamanlar biz dünyanın bir numaralı medeniyetiydik. İbni Sinamız var, Ali Kuşçumuz var, vs. vs.” Evet; bir zamanlar doğu dünyanın merkeziydi. En güçlü devletler buradaydı. Doğu ve İslam bilimi de bundan önemli ölçüde beslendi. Avrupalı okullar ders almak için bize geliyorlardı. O zamanlar belli ki özgür düşünce ortamı vardı. Avrupa’da ise bilge insanlar cadı oldukları gerekçesiyle yakılıyordu. Tam bir sefalet hakimdi tüm kıtaya. Kaldı ki bu her şeyin ticarete, harekete, paraya ve güce bağlı olduğunu gösterir. Para beraberinde özgür düşünceyi getiriyor. Çünkü, Avrupalılar Ortaçağ’ı Coğrafi Keşifler ve yeni ticaret yolları sayesinde atlattılar. Osmanlı’da özgür düşüncenin olduğu zaman da İpek ve Baharat Yollarının mutlak sahibi olduğu ve başka ticaret alternatifinin olmadığı zamanlara rastlar.

Ama biliyorsunuz ki gün gelip devran döndü. Özellikle Kanuni’den sonra başlayan süreçte ordumuzu Avrupalı subaylar ıslahat ederken, Ali Kuşçu’nun yaptığı astronomik gözlemlere devam edebilecek olan rasathaneler meleklerin bacaklarının dikizlenebiliyor olacağı gerekçesiyle kapatılıyordu. Avrupalıların çatal-kaşık alışkanlıklarından ötürü Şeyhülislam’ın, ulemanın en büyük gündemi çatalla yemek yemenin caiz olup olmadığı yönündeydi. Avrupalı bilim insanları bugün üniversitelerin her bölümünde öğretilen temel fizik, kimya, matematik derslerinin ve daha nicesinin temelini atarken buradaki ya da oradaki naif bilim insanları Allah’ın işine karışmakla, İlluminatçı olmakla suçlanıyordu. “Bunlar hep Amariga’nın oyunu” diye sarıklarıyla gezenler “Gavur malı hee” diye övünerek Alman yapımı kalemler, Mercedes’ler kullanıyordu. Fransa’nın Madam Curie’si element keşfederken bizler “Kız çocuklarının işi miymiş öyle şeyler.” diye okula göndermiyorduk. Sonra da hastanelerde eşimiz, kızımız için namahrem var diyerek kadın doktor arıyorduk falan filan… Şimdi; yukarıdaki paragrafı alın, Osmanlı’ya dair şeyleri karalayıp Avrupa yazın; Avrupa yerine Osmanlı yazın. Olay örgüsünde bir mantıksızlık bulursanız lütfen söyleyin. Bir de; buralar tekrardan kendi uçağını üretecek, kadınlara dünyada hiçbir ülkenin yapmadığı kadar hak hürriyet verecek evreyi hangi periyotta yaşadı, bir düşünün…

Bir kere her şeyden önce; şimdi gavur yapımı Google’dan baktım dostlarım: İbni Sina taa 1037’de ölmüş. 1037!!! Dile olay. 1000’in üzerine bir yüz yıl bile geçmemiş. Ali Kuşçu ise 1474’te.. 2018’de yaşayan bir torunun övünmesi gerektiği zaman aklına ilk gelen kişilerin hala 600-1000 yıl önce yaşamış bilim insanları olmasında ve bunlarla “Alayınız gelin ulen!..” diye gezmesinde sizce de yanlış giden bir şey yok mu? Ki geldiler zaten, sizin telegram zihin kontrolünden haberiniz yok değil mi? Artık insan beynindeler, neyse.. (dusuncepolisi.com, youtube anti mind control)

Bir de ne var biliyor musunuz? Roller değişseydi mesela; Rönesans, Aydınlanma Osmanlı’da olsaydı, İbni Sina gibi bir zeka 1800’lerde yaşasaydı, adım gibi eminim ki gerçeğe karşı koyamayacaktı ve aynı Evrim Kuramı’nı bu kez o keşfedecekti. Evrim Kuramı’nı yazan Charles Darwin’in de dini bir eğitim almış olduğunu ve bulguları ile inançları arasındaki çelişkiden ötürü sürekli bunalım yaşadığını, bulduğu için pişman olacak noktaya geldiğini hatırlatırım. Aynı şekilde Ali Kuşçu bugün yaşasaydı sadece kitapta yazana bakmadan evrenin merkezinde ne olduğunu araştıracak, evrenin uzak köşelerinde dünya dışı yaşam arıyor olacaktı. Avrupalılar ise bizim bugünkü konumumuzda olarak İbni Sina’yı falan “Bunlar hep Osmanlı’nın oyunları” diyerek bir çeşit İslam İlluminatisinden olmakla suçlayacaktı hepsini…

Kaldı ki Türkler, İslamiyet’i kelimenin tam anlamıyla “Arapların elinden kurtarmıştır.” Araplar Peygamber’in yarattığı uzlaştırıcı, birleştirici ortamdan sadece birkaç kuşak sonra eski bedevi alışkanlıklarına geri döndüler. O uhrevi atmosfer bittikten sonra hepsi de İslam kisvesi altında, Amerika’ya ve Afrika’ya giden misyonerlerden hiç de farklı olmayan bir şekilde yağmacılık ve çapulculuk yapan aç gözlü Çöl Bedevileri oldular. Türkler Müslüman olmasaydı İslam Mormonizm kadar çapı olan bir dindi şu an. Yine şu göçebe amcalar içtenlikleri, fedakar olma merakları, samimiyetleri, savaşçılıkları sayesinde kurtardılar kendilerini kesenleri. Evet, kendilerini kesenleri…

Lisedeki tarih kitaplarında ne yazar: “Göktanrı inancıyla İslam inancı arasındaki benzerliklerden ötürü Türkler kısa sürede Müslüman oldular.” Hayır sevgili okurum. Lütfen oku, yalvarırım oku. Türkler; sayısı bir soykırımla ifade edilebilecek Talkan Katliamı ve nicelerinden, Komutan Kuteybe’nin birbirinden sapık fantezilerle yaptığı idamlardan ve kıyımlardan, evli Türk kadınlarının bile Araplara ganimet olarak dağıtılmasından, binlercesine tecavüz edilip öldürülmesinden sonra Müslüman oldular. Bunları yaşayan kuşaklar güç dengeleri gereği İslam kimliğine büründüler. Birkaç kuşak sonrası da olanları unuttu muhtemelen.. Gerçek tarih inkar edilemez. Gerçekleri her görüşten olacak şekilde okuyunca, bir de sadece kitaplar değil de bizzat yaşayanları dinleme yolunu da seçtiğinizde, istisnasız her ama her devletin çocukları neleri neleri saklayarak okutabileceğini çok iyi fark ediyorsunuz. Bu; aklınıza gelebilecek her ama her sistematik eğitim için geçerli. Taraflı bir önerme değil.

Ayrıca dünyanın hiçbir yerine din dönüşümleri birdenbire olmamıştır. Hatta eski dinin zamanlarından kalan gelenekler hiçbir şekilde tamamen terk edilmemiş, yeni gelen dinle harmanlanarak kabul edilmiştir toplumlar tarafından. Tıpkı Avrupa’da Hristiyanlığın pek çok yerde Roma’nın paganizminden kalan birçok sembol taşıyor olması, hatta hiçbir şeye benzemeyen soyut bir varlık olan Tanrı’nın zaman zaman Zeus’a benzer şekilde tasvir edilmesi gibi, Anadolu’daki Türklerin Müslümanlığı da şaman dönemi Türk gelenekleri ile İslam inancının harmanlanmasından oluşan bir kültürdür. Kayı döneminde bile Türklerin büyük bölümü hala şamandı. İslami ritüeller ise yarım yamalak yerine getiriliyordu. Malum; Arap yaşantısıyla göçebe Türk yaşantısı arasında epey fark var. İslam kimliği uzun bir süre siyasi oldu daha çok. Hatta Diriliş Ertuğrul dizisindeki pek çok şamanik sahneyi hatırlar izleyenler..

Mesela İslam erkeğe 4 evlilik hakkı verse dahi bu Türklerde pek görülen bir durum olmamış. Toplumca kabul edilmemiş. Bir Arap geleneği olarak varlığını sürdürmüş. Arapların, Türklerin, İranlıların, Kuzey Afrikalıların, Hintlilerin Müslümanlığı her zaman birbirinden böyle ölçütlerle epey farklı olacak şekilde evrimleşmiş.”Hayır benim tarihim bu değil.” diyenlere saygı duyarım. Kürt, Rum, Laz, Ermeni falan iseniz eyvallah. Ama ister dindar olsun, ister modern, aydın bir Türk olsun, eğer o kesimdenseniz sizden sadece 3-4 kuşak önce Anadolu’nun bir köyünde yaşayan dedelerinizin ve ondan öncesinin adetleri baştan aşağı Orta Asya’dan gelen o göçebe abilerin abalaların adetleriydi, üzgünüm..:) Sadece bize has olan pek çok adet; Hıdır Ellez şenliklerinde yapılanlar, pek çok cin-peri yaratık efsaneleri, türkülerimiz, oturup kalkmamız ya da mezar taşı yapma adetimiz, kurşun dökmelerimiz, nazar boncuklarımız, ölen kişinin 7’si, 40’ı gibi ritüeller, ağaçlara dilek tutmak için bağlanan bezler, haa bir de Kangal Köpeği..:)) Bunların hepsi göçebe Türklerden, İslam öncesinden kalan geleneklerdi. Hala daha varlar. Hele ki Alevilerin kültürünü, yöresel ağızlarını incelerseniz adeta o Türkmen boylarının 21. yüzyıla ışınlanmış hali olduklarını rahatlıkla görürsünüz.

Yine bizzat yaşadığım iki anekdotu anlatayım size: Eskiden çalıştığım bir iş yerinde Türkmen bir iş arkadaşım vardı. Benim yaşadığım zaman dilimi bakın… Cuma için abdest alırken ayakkabılarını çıkarmadan bitirdi. Ayaklarını yıkamıyordu. Sorduğumuzda “E tuvalete gitmediysen gerek yok ki Türkmenistan’da böyle yapıyorlar.” diye cevap verdi. Aynı şekilde denk geldiğim bir muhabbette birisi Tataristan’daki camileri anlatıyordu. Bir sabah namaz için kalkmış bakmış ama sabah ezanı okunmamış. Hocayı bulmuş “Niye okunmadı?” diye sormuş. İmam da “E sabah kimse gelmiyor ki gerek yok okumuyoruz…” demiş. Yani; dini bir ritüelin uzak coğrafyalarda değişmesi, dinin merkezine uzak ve izole yerlerde yerel yönetimlerin böyle değişiklikler yapması bu kadar basit…

Dinlerin aşama aşama dönüşmesiyle ilgili bir örnek daha vereyim: Ben köken itibariyle Türk-Çerkes melezimdir. Çerkesler; pek bilinmeyen bir yön olarak 1800’lerde falan ancak Müslüman olmuş bir millettir. (Yanlış hatırlamıyorsam Kırgızlar da öyle). Dağlı olmaları, sarp bir iklimde yaşamaları sebebiyle İslam tebliği geç ulaşmış oralara. Yani yanlışlıkla 1750’lerde ve yine yanlışlıkla dağlık yerde yaşayan atam, yanlışlıkla sorgusuz sualsiz cehenneme gitti dolayısıyla, neyse… Çerkeslere lakap olarak “Dağlı” denirmiş. Rus kaynaklarında öyle geçerler hep. Ve sadece 1800’lere kadar yerel dinlerini yaşayıp, 1864 sürgününde hemen hemen yeni Müslüman olan bu dağlı milletin dini akıbeti Anadolu’ya kalıcı olarak yerleşinceye kadar hiç belli olmamış. Kaynaklar bazı Çerkeslerin gemilerden indiklerinden bir ceplerinde Kuran, ellerinde şarap, boyunlarında Haç ile gezebildiklerini yazar. Dolayısıyla ilginç bir ayrıntı olarak; benim dedemin dedesinin dedesi gibi yakın bir kuşak bile mesela, büyük ihtimalle Müslüman değildi, dağlı bir pagandı.:)) Adam akıllı namaz kılmaya, oruç tutmaya başlayanlar Anadolu’ya gelen ilk kuşaklardı.


E tabii bütün bu gerçekler ve katliamlar, insanların bugünkü inançlarını, geleneklerini yaşayamayacakları anlamına mı geliyor? Kesinlikle hayır… Aktarılan tek şey; buradaki İslam’ın artık böyle bir İslam olduğu, başka bir yerdeki Hristiyanlığın artık o şekilde bir Hristiyanlık olduğudur. Mesela Çerkesler de Ruslar tarafından sürülmüş, hem de büyük soykırımlarla… Buralarda ya da göç ettikleri yerlerde inanılmaz fakirlikler çekmişler. Dağlı kızları güzel oldukları için Osmanlı’ya köle-cariye olarak satılmış. Çok acı bir şey. Acılarını paylaşıyorum dedelerimin. Ama bu günümüzde Ruslara ya da Rus devletine karşı kalıcı bir nefret duymama sebep olmuyor. Aynı şey az önce anlattığım katliamlardan ötürü Araplar için de geçerli. Çünkü biliyorum ki bir grup Çerkes köylüsü ile Rus köylüsü bir araya gelse; birbirlerini tek kelime bile anlamasalar yarım saat sonra şakalaşmaya, beraber içmeye başlayacaklar. Birbirlerine yardımcı olacaklar. Ne b.k yiyorsa diplomasi yiyor. Hatta siz diplomasiye de bakmayın. Yarın bir gün azılı düşmanların müttefik olması gayet normaldir diplomaside. Çerkesçe bilmiyorum. Yanımda konuşusulsaydı biliyor olacaktım. Öylesine bir merak dışında Kafkasyaya dönem arzusu taşımıyorum. Büyüklerim her zaman buralılardı, buraya sadıklardı. Söylemlerinde hiç oralara dönmek gibi bir şeye rastlamadım. Günümüzde Çerkes kültürü, milletin isminin bilinmesi dışında yok olmanın eşiğindedir. Burada doğdum, burada büyüdüm… Öyle Türk’üm işte yani tanım olarak.. Bu kadar basittir bu kültürlerin değişimi meselesi benim için.. İnsanlar göç ederler, kültürler değişir.. Evrimseldir, manuel değil… Hissettiğim tek şey ise insanın insana yaptığı zulümlerdir.

Evet… Taa en başta iç geçirmelere, “Ne olacak bu memleketin hali?”  sorularına yönelik olarak “Her şey nasıl başladı?” diye bir soru sorduk sonra daldık gittik ya… Sonuç ortada: Her şey Talas Savaşıyla başladı…:))

Dolayısıyla baştan aşağı bir konsept yanlışlığı var sevgili okurlar. Birilerini aşırı derecede kahramanlaştırıp birilerini aşırı derecede gömdüğümüz geleneksel tarih anlayışından, tarihi iyilerle kötüler arasındaki savaştan ibaret görmemizden ötürü. Bir tarihi figür birisi için mutlaka ya tamamen iyidir ya da tamamen kötü… Oysa ki durum çok daha gerçekçidir, maddeseldir, pragmatisttir. Atatürk’ten Kanuni’yei Kral Richard’tan Kral Harald’a, Abraham Lincoln’den Che Guevara’ya kadar bütün ama bütün büyükler bizim idealize ettiğimiz gibi insanlar değillerdi. Bugünkü büyüklerde ne gözlemliyorsak tıpa tıp aynılardı. Hepsinin yalnız kaldıklarında kendilerince güzel hayalleri, kendilerince pis çakallıkları, sinsilikleri, utanç verici arzuları vardı. Ve evet büyük ihtimalle yalnız olduklarında herkes gibi yelleniyorlardı….

Kültürel aşılama yapan yapımlarımızda en büyük eksik gerçekçilik. Aşırı miktarda yüklü ideoloji ve romantizm. Oysa ki tarih gridir… Birilerinin, günümüz takipçilerinin “öyle birisi olmasını umdukları” yönde aşırı miktarda idealize edilmesi ve karşı tarafa tüm kötülüklerim ötelenmesinden ibaret her şey… Fazla duygusal ve manipülatif bizim anlatımlarımız. Sanki kahramanlar hiç kötü şeyler yapmıyorlarmış gibi.. (Mesela Diriliş Ertuğrul dizisinde sırf Kayı Boyu ve Ertuğrul Gazi’yi daha fazla yüceltmek için Selçuklular da, diğer boylar da hayli gömülüyor senaryoda…)

Ya da mesela yeniçerilerin gerek Türk, gerek yabancı yapımlarda esmer, bıyıklı, Türk olacak şekilde tasvir edilmesini hiç düşündünüz mü? Yeniçeriler, Balkanlardan toplanan çocuklardı ve büyük ihtimalle çoğu aynı Spartalılar gibi sarı saçlı mavi gözlü askerlerdi halbuki. Hiç bu ince ayrıntıyı fark eden oldu mu? Avrupalılar bile filmlerde esmer, İranlı gibi tipleri kullanıyor yeniçerileri canlandırmak için, olmasını istedikleri tipleri yerleştiriveriyorlar hemen. Bıktım zaten Avrupalılar tarafından doğulu, hafiften Arabik bir kıvamda anlatılmaktan. Türkiye burası Türkiye!!!!

Bizler malesef tarihi epik olarak seviyoruz. Sadece iyi veya görkemli şeyleri anlatırız. Vikingler’in Avrupa’yı titretmesindeki ihtişamı dinleriz, ama bir Viking erkeğinin savaşlar ve soğuk sebebiyle ortalama ömrünün 27 yıl olduğunu görmek istemeyiz. Ki Eski Türkler de hemen hemen öyleydi büyük ihtimalle. Roma’nın tüm ihtişamına rağmen sadist gladyatör dövüşlerini, İtalya’nın dar sokaklarında hastalık, sefalet içerisinde yaşayan insanlarını, köleliğini görmek istemeyiz. Bir ülkeyi kurtaran birinin kahramanlığını anlatırız, ama sonrasında yeni yönetime karşıt olanların sorgusuz sualsiz nasıl acımasızca sürüldüklerini, katledildiklerini anlatmayız. Savaşlarda herkes korkusuzdur kitaplara göre, ama yüzlerce mızrağa, topa tüfeğe karşı koşan bir askerin, bireysel olarak nasıl korkudan altına yapıyor olabileceğini düşünmeyiz. Evet; uyuşturucu almadıysanız ya da profesyonel değilseniz herkes korkar ölümden, edebiyat yapmayın..:) Çoğu sıradan insanın dünya tarihine geçmiş savaşlara, yukarılarda birileri istediği için istemeye istemeye kavgaya katılmak suretiyle gittiğini göz ardı ederiz.

Dolayısıyla; tarihe geçmiş her kişi birilerinin kahramanı, birilerinin lanetidir. Mesela Ertuğrul Gazi; obasına güvenli bir yurt bulmak, halkını doyurmak için yapmıştır her şeyi. Halkına ve bize göre bir kahramandır, Rumların ise laneti.. Ama kendisinin bundan yaklaşık 800 yıl öncesinde obasında akşam vakti otururken, hamleleri için bizim gibi ideolojik bir kapsamda düşünmediği kesin. Halkının güvenini sağlamak için bazıları bazılarını öldürmüş, bazıları yerinden etmiş falan filan… Gayet gerçekçiydi ve basit gerekçelere dayanıyordu yaptıkları… Ve gücü ele geçirirseniz kahramansınızdır, başarısız olursanız hain.. Tarih sizi her zaman bu parametreye göre yazar… Değişmeyen tek şeyse zamanında gerçekleştirdikleri eylemlerdir bu büyüklerin. Eski çağların zalimliğidir. Hayatta kalma mücadelesinin, ekmek kavgasının iç burkan ayrıntılarıdır.

Mesela hemen hemen Ertuğrul Gazi dönemi Türklerinin Müslümanlıkla ilgili olan bir sınavından örnek verelim yine. Ondan 200 yıl öncesinde Arap bir seyyahın Horasan-İran cıvarındaki Türklerle ilgili yazdığı bir yazı vardır. Yazının bir kısmında Arap tüccarları gören Türklerin Müslüman olmadıkları halde yaranmak için bozuk aksanlarıyla “La ilahe illallah” demeye çalıştıkları yazmaktadır. Neden? Çünkü Araplar güçlülerdi, zenginlerdi. Yakınlaşmaya çalışıyordu Türkler onlara.. Gayet insani bir zaaf.. Her şey de bu güç mücadelesiyle başladı. Ki o zamanlar İslam son derece önemli bir politik avantajdı. Ayrıca dikkatinizi çekerim. 200 yıl öncesinde kağıt üstünde dahi Müslüman olmamış bir toplumun 200 yıl içerisinde sihirli bir değnek değmiş gibi tamamen değişmesi mümkün değildir. Daha Müslüman bile değiller….

Peki Türkler Orta Asya, İran, Horasan, Anadolu’daki göçebelik döneminde nasıllardı? Dizilerde gördüğümüz gibi her saniyeleri iyi ve gururlu, yeryüzüne inmiş melekler gibiler miydi? Buna Karaoğlan’ın çizeri Suat Yalaz’ın bir soruya verdiği cevap aracılığıyla yanıt verelim: Bir söyleşide Suat Yalaz’a “Karaoğlan günümüzde yaşasa ne olurdu?” diye sormuşlar. O da beklenen manevi gazın aksine “Hiiç öyle şaşkın şaşkın etrafa bakan, içki ve ter kokan, kaba saba bir adam olurdu.” demiş..:) Aynı hesap… Tıpkı İslam bayraktarı Kanuni’nin ve tüm padişahların harem sahibi olması gibi, göçebe Türkler yüksek ihtimalle gayet kaba saba davranışları olan, çok içen, akşamları ateş yakıp sohbetler eden, “lilili” ye benzer seslerle kılıç kalkan oynayan, “hıahahaha” diye korsanlar gibi gülen, ertesi gün silah kuşanıp savaşa gitmesi onlar için rutin olan, coşkun ve medeniyet görmemiş insanlardı..:))


Şimdi de diyeceksiniz ki Avrupa kendi tarihini çocuklarına aynı bizim anlattığımız maneviyatta anlatıyor. Hayır sevgili dostlar, hiç de öyle değil. Kendince şoven yayınları olabilir tabii. Fakat popüler kültüre yönelik konuşmalıyız burada. Açın bir Vikings izleyin, İngiliz tarihini falan anlatan filmleri izleyin. Kendi büyüklerini bile kötü yönleri ve zalimlikleri olan, gayet gerçekçi, pragmatist ve insani zaafları olan kişiler olarak betimliyorlar. Ve Avrupalı tarihini seviyorsa eğer, bu gerçeklere rağmen sevebiliyor. Ya da mesela Coğrafi Keşifler sonrasında zencilere yapılanları, zencilerin ve yerlilerin aşağı bir ırk olduğuna dair yapılan sahte bilimleri herkes biliyor. Bu tarihin gerçekten saklanamayacak bir periyodudur. Fakat Avrupalı “halk”, halk diyorum bakın, büyük çoğunlukla onları lanetliyor, daha da duyarlı olanlar sebep oldukları yaraları sarmaya çalışıyor. Dolayısıyla filmleri, kitapları aşırı romantik duygulardan bağımsız olarak değerlendirebiliyorlar. Pembe gözlükler olmadan…

Evet, mevzu yine “TARİHİ VE KÜLTÜREL FİGÜRLERİN SİYASİ CEPHELERCE BÖLÜŞÜLMEMESİ” konusuna geliyor. Şöyle sıralayacak olursak:

-Milliyetçilikten uzak, bilhassa doğal ve özgür olan toplumlara meraklı olan folkçu kesim bu konuda Anadolu Türkmenlerinin ya da öncesindeki Orta Asyalı şaman Türklerin hakkını vermiyorlar. Hele ki ülkemiz komünistlerinin, hümanistlerin bu konudaki tutumu tam bir insanlık dramı: Klişe bir cümleyle başlayacak olursak, Anadolu bir medeniyetler beşiğidir. Eski Yunanlılar, Makedonyalılar, Hititler ve diğerleri. Yunan devletçikleri, Persler, Romalılar, Bizanslılar, hepsi de birbirinden hayranlık uyandırıcılar. Tek eksiği; bu insanların inşa ettiklerine, kendilerine has olan uygarlıklarına olan saygımı göçebe ve barbar topluluklarda olduğu gibi coşkulu bir şekilde dile getiremiyorum. Yoksa hepsine bir “Vay be…” diyerek bakıyorum yani… Emek kokuyor gerçekten… Peki; Türklerin buraya sonradan gelen işgalci barbarlar olduğunu mu düşünüyorsunuz? Bilmem farkında mısınız ama az önce saydıklarımın hepsi birbirinin işgalcisi ve hepsi de birbiriyle yarışır barbarlığa sahip.. Her şeyi en eskisine verecek olsanız gitar bir Arap çalgısıdır, Amerika bir Kızılderili yurdudur, kravat bir Hırvat geleneğidir, Apollo 11 Amerikan değil Alman bir uzay mekiğidir… Eski Yunanlılar melek değil mesela… Zamanında Yunanlılar bütün diğer Anadolu topluluklarına etmedik zulüm bırakmadı, Persler bütün Anadolu’yu yerle bir etti. Romalılar; Keltler gibi Avrupa’nın yarısını toplayan bir kültürü yok etti. Büyük İskender arkasında sadece enkaz bıraktı. En insancıl emellere sahip SSCB’nin Orta Asyalı Türklere yaptıklarının haddi hesabı bile yok. En barışçıl toplum olan Kızılderililer bile düşmanlarını akıl almaz işkenceler eşliğinde tanrılarına kurban ederek öldürüyorlardı. Bunların hepsini uygarlık ve teknoloji inşa edilirken esirleri organlarını kopara kopara öldürerek, insanları ölümüne dövüştürüp halkı bununla coşturarak, bütün yaratıcı işkence metotlarını tatbik ederek, aile ocaklarını söndürüp kadınlara tecavüz edip öldürerek veya köle yaparak, çeşitli soykırımlar eşliğinde yaptılar… Gittikleri yerde yıkımın, kıyımın, tecavüzün bir gramı bile eksik olmadı. İki  ortak nokta var: Eski dinler alabildiğine bilimsel gelişmede, özgür tartışma ortamında bir sorun görmezken, daha pratikler iken; semavi dinler tüm insanlığı soyut kavramların, tabuların esiri etti. İstisnasız her toplumda karanlık bir çağ başlattı. Uygarlık nasıl mı gelişti? Teknolojik ve mühendislik çalışmalarının askeri alanda daha avantajlı konuma geçilmesini sağladıklarının fark edilmesiyle izin verildi, o yüzden.. Tarihte de günümüzde de uygarlık ve teknoloji her zaman askeri emellere hitap ettiği için ilerlemiştir.

Bırakın bir kültürü; Amerika’ya giden Avrupalılar koskoca bir “ırk”ı, Kızıl tenlileri kelimenin tam anlamıyla yok ettiler. Tazmanya Adası’nın yerlilerinden bugün biri bile hayatta değildir.

Tabii ki Türkler de Anadolu’ya geldiklerinde yerli unsurları büyük ihtimalle bayağı bir kılıçtan geçirmişlerdir. Kendimizi kandırmayalım şimdi..

Peki şimdi; Roma’yı Persler’i okurken neden bu olaylar tarihin acı gerçekleri oluyor da, göçebe Türkler olunca faşist, gözünü kan bürümüş, barbar hayvanlar oluyorlar? Ya da neden bu kısımla sadece Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı Müslüman olan, çocuğunun adı Oğuz Kağan, Atilla, Teoman olanlar ilgileniyor, onlar da yanlış şekilde ilgileniyor? Bu pastoral göçebeler, özgür çobanlar bir kültür değil mi?

Hümanistlerin spesifik bir Kürt sempatizanlığı yapmalarına rağmen (Ağaların, aşiretlerin değil “halk” olan Kürtlerin zamanında yaşadıkları çok ağır şeylere, ezilmişliklere tüm saygımla beraber), batıda yaşayan zenci Türklerin de ezilen olduğunu bir türlü görmek istememeleri, “Türk” kelimesinden bariz bir şekilde iğrenmeleri, Türk “Halk” kültürüne burun kıvırıp Batı’nın tüm burjuvazisi ve kapitalizmini çağrıştıran şeylerini bilmeleri.. Oysa ki bundan sadece 1000 yıl öncesine kadar buralarda bu kürklü, oklu, kılıçlı insanlar geziyordu. Yaylaklarda, kışlaklarda sazlar kopuzlar çalınıyor, onların türküleri söyleniyordu. Hatta 500 yıl önce de varlardı, 200 yıl öncesine kadar da gelmeye devam ediyorlardı. Bugün bile “Yörük” ismiyle varlar.

Aynı şekilde sağcıların Kürtlerin “Türklüğünü ıspatlamak” için yazıtlardan kelime kasmaları, karda yürürken çıkan “kart kurt” seslerinden kelime türetmeye çalışmaları, ancak o şartla Kürtleri kardeş olarak görmeleri gibi… (Kardeşim adamların tiplerinden belli bir kere; Avrasya taraflarından bile değiller, İraniler ya da Mezopotamyalılar. Her şeyleri, oturup kalkmaları bile farklı. Niye kasıyorsun ki bu kadar..:))

Diyeceğim o ki; doğasever olanların, çevreci olanların, doğa odaklı paganik-şamanik kültürlere meraklı olanların, folk metalcilerin konsept edinebileceği en önemli göçebe-savaşçı kültürlerden biri hemen gezinmekte olan toprakların altında ve Hazar’ın doğusundaki daha eski tarihimizde. Bu kültür, tıpkı popüler kültürü etkileyen Keltler, Vikingler, Galyalılar gibi en iyi savaşçı ve vahşi unsurları barındırmaktadır. Müzikler, gelenekler kişiler toprak altında oldukları unutulmuş ortamdan çıkarılıp çıkarılıp popüler kültür ortamında, 21. yüzyılın imkanlarıyla folk ortamında tekrar canlandırılmalıdır. Ancient origins hesabı…

Mesela şimdi size bir sunum yapalım: Vikings dizisi ile aynı kalitede ve tarafsızlıkta olacak şekilde Vikingleri alın, Eski Türkleri koyun. Diziden alacağınız zevk aynı… Yabancı yapımlar, tüm tarafsızlıklarına rağmen daha çok beğeniliyor. Türkler tarafından bile… Neden?… Çünkü onların en iyi ve objektif tarihçilerden, çeşitli uzmanlardan oluşan danışmanları var. Milyonlarla ölçülen yapım bütçeleri var, en önemlisi de pazarlamaları var. PR’ları var… Aynı bütçe, aynı danışmanlık verilip işin ehline Vikings değil de “Huns” diye bir dizi yapılsaydı yine aynı derecede sevilirdi. Avrupalı bunu dizinin o epik atmosferine kapılarak gayet de izlerdi. Örneği ise mevcut: Marco Polo… Batılı olup da Moğolları en iyi resmeden dizilerden biri.. Moğollarla da övün övün bitiremeyen geleneksel konjonktörümüzden şu ana kadar bu kadar kaliteli ve başarılı bir atılım göremedim maalesef.

Daha popüler gelen Vikingler, Keltler, Cermenler, Galyalılar’ın popüler kültüre entegre olmuş o korkutuculukları ve çekiciliklerinin aksine son derece itici gelen; ağır abileri, sivri kundura ve takım elbiseleri çağrıştıran aynı Eski Türkler, aynı barbarlar Game of Thrones’ta Dothrakiler olarak, Khal Drogo olarak temsil edildiğinde herkese sevimli geliyor. Neden? Çünkü dizideki insanlar ideolojik bir kaygıyla yönlendirilmiyorlar, hepsi gerçekler. Neden? Çünkü Game of Thrones artık uluslararası, popüler bir kült yapım!… Neden?… Çünkü bizden birileri yazsa kültür ve turizm camiası “Şizofren misin?” diye senaryoyu bir köşeye atarken, yabancı bir yazar yazınca “Adamdaki yaratıcılığa bak.” oluyor. Neden?. Çünkü devasa bir pazarlama bütçesine sahip, çünkü popüler kültüre entegre olmuş durumda.. Algıda seçicilik; yakından baktığınız zaman insanın kendinden şüphe etmesine sebep olan bir şey gerçekten…:))

Popüler kültürde gayet iyi bilinen Odin, Thor, Valhalla gibi İskandinav tanrıları veya kavramları gibi; Türk mitolojisi neden bilinmiyor? Neden 21. yüzyıla, popüler kültüre “aslında oldukları gibi” entregre edilmiyor? Neden “Erlik Han”, “Ülgen”,”Gün Han”, “Ay Han”, “Dağ Han”, “Uçmağ” “Kızıl Tamu” gibi figürler, gırtlaktan söylenen şaman şarkıları da böyle olmasın? Çünkü boş söylemlerden öteye geçemedi, çünkü koskoca bir kültürü kıt bir ideoloji sahiplendi, dolayısıyla tarafsız ve kültürel bakan camia uzak durdu. Çünkü bu topraklarda tüm kültürel ögelere yaklaşım hep ideolojik tabanlı oldu. Dolayısıyla kendimizi pazarlayamadık, dinamik kalamadık. Yabancı yayıncılar hem güçlüler, hem de ideolojik değiller…

Bir diğer kültürel sahadan örneklerle anlatım yapıyorum: Folk metal ve folk müzik grupları. Bilmeyenler için tek cümleyle anlatalım: Folk metal, yerel çalgılarla metal müziği birleştiren bir tarzdır. Genelde barbar, göçebe kültürleri olanlar için uygundur. Folk müzik ise yine eski çalgılarla popüler müzik yapar ve daha yumuşaktır. Şarkılar üzerinden anlayacağız zaten. Aşağıdaki iki şarkı Eski Türklere ve Anadolu’daki göçebelere ait. İlk şarkı numunemizi hemen aşağıdan biraz dinleyebilirsiniz. “Attargah” isimli bir Eski Türk savaş müziği

Kim şu videodaki resimdeki atlıların kıyafetleriyle ok ata ata dört nala koştuktan sonra Roma, Çin kalkanlarını parçalamak, arka saflara atlayıp savaşmak istemez ki? Çok eğlenceli değil mi? İyi bir savaşçıysam tabii.. Lütfen, onu da ekleyelim…:D 2:05’te beliriveren Zeyna bence hiç öyle dizini kırıp oturan bir Asena değil, gayet de popüler yayınlardaki gibi savaşçı ve vahşi bir kız..  (Burada bilinçaltımdaki Roma ve Çin; Yeni Dünya Düzeni, telegramcı katiller, özgür iradeyi yok eden zihin kontrolcüler oluyor..:)) [dusuncepolisi.com, youtube anti mind control]

Hemen aşağıdaki ikinci video ise Diriliş Ertuğrul aksiyon müziği:

-50. saniyede geçen şu kopuz solosu ise uçup başka diyarlara gitmeyecek olan folkçunun alnını karışlarım..:)

Şimdi batıya geçiyoruz. Hemen şu aşağıdaki örnek de folk metalcilerimizin “Babaa manyak bir şey yaa” diye sevmesi muhtemel, Danheim adlı bir gruptan “Berserkir” ritüelistik bir Viking savaş şarkısı:

Hemen altında da daha yumuşak olarak savaş değil bir Viking halk türküsü:

Evet; folklorik çalgıların ve nağmelerin frekansındaki benzerliği görebiliyorsunuz değil mi? Hepsi de doğallar, yeşili ve özgürlüğü çağrıştırıyorlar, vahşiler, coşkulular…

Arada tek bir muhtemel eksik var: Kalite… Şöyle özetleyelim birazdan çok şaşıracaksınız: Aşağıda, folk Cermen şarkılarını yorumlayan Faun adlı Alman bir grubun “Walpurgisnacht” adlı şarkısını kısaca dinleyiniz. Çok hoştur..:)

Şimdi bir de yine Faun grubunun bir zahmet şu şarkısına bakın:

Belki bir gariplik fark eden olmuştur. Ayılamayanlara ben söyleyeyim: Aynı Faun Grubu’nun “Bu bahçada kimler bar oyneng yar oyneng yar, erler kızlar bar oyneng yar oyneng yar” diye söylediği Uygurca bir şarkı… Kulağınıza ne kadar hoş, ne kadar Folk ve kaliteli geldi değil mi? Neden?… Çünküüüüü, Alman kalitesiyle yapıldı..:))

Mesela aşağıdaki Uygur ve Kazak türkülerine bakın. Yine aynı hoşlukta ama daha kalitesiz ve özensiz gibi sanki değil mi? Ha bir de savaş müzikleri çok vahşi geldiyse o şarkılar, bu aynı, yemyeşil, tatlı toplulukların savaşan hali haberiniz olsun..:))

Biraz yorduk sizi ama birazdan bitecek…:) Bir de az önce bahsettiğim Marco Polo dizisindeki şu jeneriğe bakın:

Şimdi de daha sert olan Folk Metal’e geçelim. Aşağıdaki ilk şarkı Finlandiyalı “Ensiferum”‘un Viking temasıyla yaptığı şarkılardan “Burning Leaves” adlı bir parça, ikincisi de İsviçreli “Eluveitie” adlı grubun Kelt temasıyla yaptığı “Inis Mona” adlı şarkısı

 

Bu da günümüzdeki en iyi imkanlarla her ne kadar kat edecek çok yolu olsa da “Yaşru” isimli bir Türk Folk Metal Grubu’nun kopuz ve rock birleşiminden oluşan “Yol Verin Dağlarım” isimli şarkısı:

Şimdi; kültürlerin kökenlerinin doğa olması sebebiyle aynı frekanslara sahip, aynı sertlikte ve doğallıkta olan bu çalgılardan kopuzun ve diğerlerinin, en az yabancı olanlar kadar kaliteli ve özenli bir şekilde birleştirilmesi halinde ortaya çıkabilecek Folk Metal şölenini düşünün…:))))) Bu benim kendimi bildim bileli rüyam olmuştur. Ama uygulayacak imkanım ve yeteneğim olmadı.:) Sitenin adı olan “Yer-Su” bile Eski Türklerin doğaya dair sahip oldukları yer-su inancından gelmektedir. Denizde bulduğum bir taşı yontarak sırf eğlencesine Eski Türkçe “Yer-Su” bile azdım. Umarım yanlış değildir…:)

 

Velhasıl kelam; Eski Türkler birer faşist ve şoven figürlerden ibaret değildir sevgili okurlar. İnsan yiyen yamyamlar falan da değillerdir. Gayet de dünyanın her yerinde rastlayabileceğiniz eski kültürlerden biridir. Hem doğa severlik, hem de kültürel olarak değerlendirilmesi açısından kültürel hazinelerdir. Anadolu’daki Kayı, Çepni, Kınık, Bayat, Dodurga ve tüm Oğuz boyları bu doğal, pastoral, epik kültürümüzün son bölümleridir. Bu yönlerinin diriltilmesi gereklidir.

Lütfen Ertuğrul Gazi’ye be diğerlerine sahip çıkalım…:))


Şimdi ben en çok artık göçebe Türklerden bahsedince şovenlikten de çok AKP’li olarak etiketleneceğime üzülüyorum. Bir kere Kayı ya da herhangi bir göçebe konseptli düğün benim fikrimdi tamam mı? Şimdi ben nasıl yapacağım o düğünü..:))

Kültürler değişir, topluluk yığınları ancak ve ancak günümüz toplum mühendisliğiyle kontrol edilebilir. Yoksa rastgele bir evrim söz konusudur. Sizin üzerinize düşen de gidişata ve görüşlerinize göre kalmak ya da göç etmektir…

Bu yazıyı kesinlikle bir siyasi kaygıyla yazmadım. Milliyetçi kesinlikle değilim. Sadece belli kültürleri belli kesimlerin sahiplenmesi gibi, hele ki Ertuğrul gazi ve Anadolu’daki göçebe dönem gibi en sevdiğim bir periyodun İslam/Neo-Osmanlı eksenine yaftalandırılması karşısında sessiz kalamadım. Tarafsızca bir sosyolojik ve folklorik farkındalığı işaret etmeye, yardım çağırmaya çalıştım. Lütfen değerlerimiz, marşlarımız, türkülerimiz çeşitli fanatik siyasi görüşler arasında bölüşülmesin. Onlar halkın doğal sesleridir, onlar birer fikir aracı değil insanlığın emeğinin zaman makinesidir. Sonra o imaj toparlaması on yıllar alıyor… Saygılarımla;

Feyyaz YÜKSELCİ

Bunlar da ilginizi çekebilir!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*