Garip, hoş bir veda…

Ne oldu öyle birdenbire, nasıl oldu? Ne hissettim? Artık başlangıcını hesap dahi edemediğim bir zamandan beri bütün günüm işlerimle uğraşmakla, onun dışında etrafımdakilerin niyetlerinin ne olduğunu, görünürde söyledikleri şeylerle aslında ne demek istediklerini anlamaya çalışmakla geçti… Önümden neredeyse çırılçıplak geçen kadınlarda bile “Dur hemen kaptırma; hele bir ortalığı tart, işine, gücüne, para kazanmana bak.” diye düşündüm. Beynimin içindekilerle kendi kendime de mücadele ettiğimi fark ettiğimden beri öyle bir savunma mekanizması geliştirdim ki; bir dönem her şeyi kafasında olduğu gibi canlandıran, duygu ve his dünyası harabeye dönmüş bir insan müsveddesine dönüşmüştüm. Aslında bu da doğduğumdan beri hatalarını telafi etmek, b.klarını temizlemek veya şımarıklıklarına tahammül etmek zorunda kaldıklarımın yaptıklarının bir parçasıydı ama neyse…

Ne oldu öyle birdenbire, neler hissettim? Önümden çırılçıplak bir kadın geçmedi. Dikkat dağıtıcı bir şey de olmadı. Neredeyse her akşam uğradığım kafede, her gittiğimde gözümü alamıyordum ondan. Normalden çaydan başka pek bir şey içmem orada. Hem pahalı hem de canım istemez yazı yazarken.. O gün sırf göz göze gelebilmek için self servise gittim. Çaylarla ve meyve sularıyla ilgilendiği için bir an sürdü. Her şey normal… Çok güzel, çok tatlı, bakışları çok anlamlı, gözünün içine baktığınız zaman girdap gibi, büyük ve simsiyah.. Affetmez, kapılırsın...

Uzaklara bakışı da bir düşünceli. Çalışma yorgunluğuyla zihindeki düşüncelerin verdiği bir mana var dalışlarda. Kırmızı şapkasının gölgelediği yüzüyle müşteri yokken caddeye attığı o uzun bakışlarda aklından neler geçiyordu kim bilir? Ha; bir de fiziği ayrı bir girdap tabii..

Akam geç saatlerde iş kıyafetlerinden kurtulup paydosu yaptı; sakin ve yorgun adımlarla metro ve merkezdeki insan kalabalığına karıştı gitti. Keşke masadan kalksam, keşke yanına gidip bir 19’luk gibi uçsam göklere dedim, ama gitti…

Sen mesaide, ben mesaide… Akam buluşup sahilde, yakınlarda bir barda, evimizde biralarımızı içsek dedim… Maceralarla, iyi-kötü anılarla hayatın düşman çatlatırcasına tadını çıkarsak, evlensek, işin gücün meşguliyeti ve yorgunluğu üzerimdeyken bir de çocuk zırlamasıyla uğraşsak, o da büyüse, benim sakallarım ağarmış, senin gözlerine çocuk büyütmenin yorgunluğu çökmüş, onlar da bizim şimdiki yaşlarımız kadar olmuşlar..” diye 1 dakikada geçirdim aklımdan..

Neden bilmiyorum? En çok o düşünceli ve sakin sakin durduğun kasada işlerin bittikten sonra kafeden çıkman, gün yorgunluğuyla köşeyi dönüp kaybolmandan kapıldım bu hislere.. Belki direk evine gidip yayılacaksın, ertesi güne hazırlanacaksın. Belki arkadaşlarınla 2-3 çay içeceksin. Hatta belki sevgilin bile vardır. Ama sen bana bu hayalleri kurdurttun. Çocuklarımızı, seyahatlerimizi, yaşlanmamızı, hayatın akışında kaybolup gitmemizi gördüm.

Sana geri döneceğim yorgun, çalışkan, düşünceli, derin ve puslu bakan tatlı kız… Valla billa sadece bunları düşünerek bu satırları yazıyorum, sigaramı yakıyorum. Eğer konuşabilirsek, inşallah birayı seviyorsundur.

Acaba sana mı bu düşüncelerim. Senin hayatına ve mizacına sahip herhangi bir kıza mı? Sanırım tanımadan bilemem değil mi?..

Kendi kendimi embesilleştirmemden beri huzuru, hissetmeyi bana hediye ettin.. O gözlerine baka baka bütün içimdekileri dökmeyi, seni dinlemeyi o kadar çok istiyorum ki.. Hissetmemeyi, hissedenleri de kendileri gibi sanıp doğruluğunu kendi kendine ıspatlamaya çalışanlara inat…

Yazı sonrası bir edit: Sevgilisi var….:(

 

Bunlar da ilginizi çekebilir!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*