Haydi eylem!…

İş güç koşuşturmaca biraz hafiflediğinden beri hayatımda ertelediğim pek çok şey de tekrar gündeme gelmeye başladı. Mesela yurt dışına yerleşmek…


Zaten telegramdan falan haberim olmadan önce de gemici olacaktım. Sonra bunu yazarlık ve freelancerlık yaparak gerçekleştirmeye karar verdim. Bütün dünyayı gezmeyi…


Ama içimde öyle bir durum var ki; dünyada ayak basmadık yer bırakmayan bir gezgin ile kuzeyde bir yerde ormanın içinde bir kasabada kurduğu ailesiyle yaşamak isteyen sakin ve umursamaz bir insanı bir arada barındırıyor.
Kuzey ülkeleri neden bilmiyorum ama ikliminden tarihine, insanından kültürüne kadar o coğrafyaya bir hayranlığım oldu hep.Sert, dirayetli,iradeli, bir kere yakınlaştığınız zaman da o kadar dostluğun değerini bilen nezih insanlar. Sadece terbiyeli ve kibar olan insanların sahip olabileceği bir duyarlılıkla daimi hareketliliği, eylemi, bir işçiymişçesine çalışkanlığı ve disiplini bir arada yaşıyorlar. Biz buyuz! Aynı şey Japonya’da, hatta bizzat güzel Anadolu insanımızda da geçerli ama dedim ya, o iklim, o coğrafya bir başka…


İzlanda, İrlanda, İskoçya, Norveç, İsveç, Finlandiya; buralarda o karlı, doğuk resimlerin bizzat içinde olacak şekilde hayatlar kurmak… Hep bir ütopyam olmuştur. Mesela bir fantezi: Norveçe gitsem. Çalışmaya başlayıp sonrasında ya iş kurup ya da üniversite okuyup kalıcı izin alsam. Sonra vatandaşlık alıp TC vatandaşlığımı iptal etsem. İsmimi de Norveççe bir isimle değiştirip kaybolup gitsem… Tipimi görmedikçe aslen Norveçli olmadığımı anlayamasalar…
Bir yandan gezilip görülmesi gereken çok yer de var. Sanırım öncesinde kuzey ağırlıklı olmak üzere bir turne yapmak şart. Bir de bu mücadelenin; hem siber suçlara ve telegrama karşı yapacağım her türlü faaliyet, hem de fakirlik ve sosyal adaletsizliğe yönelik adanmışlığım.. Benim için kelimelerle anlatılmayacak kadar kutsal. Bir o kadar da ateş düştüğü yeri yakar lafının ne demek olduğunu biliyorum.

 


Belki de zorlu ve çetin şartları, insanını çakı gibi yapan iklimi ve kanlı, trajik tarihi sebebiyle kuzeyi yakın görüyorum kendime…


Hayat; bize pek çok insana fazlasıyla bahşettiği şeyleri vermeden arenaya sürmüş. Bizleri şımartmaktan çekinerek en sert, en acımasız yönleriyle büyütmüş. Belirli bir zeminde, belirli bir lobide her şeyi hazır olarak yetişen küçük burjuvanın aksine bizler; geçimin, ekmek kavgasının en temel mesele olduğunu öğrenmişiz iç güdüsel olarak. Hakkımız yendiği zaman, yani kısaca ömrümüz boyu ne hissettiğimizi çok iyi bildiğimiz için; hak yemeye gelemeyiz. Maddi imkansızlıkları yüzünden istediği hayatı yaşayamamış birini gördüğümüz zaman dayanamayız, gözlerimiz dolar. Tüm eğlencemizi, hobilerimizi var oluş amacımızı da bu temeller üzerine oturtmak bizim alışkanlığımız olmuş. Sonradan büyüklerimiz gibi sistemin sömürülen kısmından değil de sanatçı, yazar, müzisyen; belki de mühendis, doktor gibi farklı yönlerine sapsak bile…


Bizler; hayatımızda bizi zorlayacak bir şeyler olmadığı, mücadele verilecek bir amaç olmadığı zaman rahat hissedemiyoruz. Nerede bir zorluk, bir terk edilmişlik, bir çetinlik görürsek kendimizin de anlam veremediği bir şekilde onu seviyoruz.


Bizler buyuz! Kalabalık metropollerin arada kalmış, unutulmuş ruhlarıyız! Öfkemizi besleyebilmek için ezecek, basıp geçecek bir zalim, bir patron lazım bize! Aksi halde hayatın yavanlığını, anlamsızlığını fark ettiğimiz yönünden kendimizi kurtaramayız...

Bunlar da ilginizi çekebilir!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*