Ne bu aceleniz? Nereye ne yetiştiriyorsunuz?

Etrafıma bakınca insanlar bazen çok sıkıcı oluyor. Size de öyle değil mi? Sabah işe giden, “ileride istediklerini almak için sevmediğin işlere katlanmak zorundasın. Başkalarının ağız kokusunu çekmek zorundasın.” düşüncesiyle katlanılan onca angarya iş, akşam eve yorgun argın, bitkin bir şekilde dönmek, b.k çuvalı gibi yerinize yığılmak… Televizyonda varsa sevdiğiniz bir iki program onları ya da yabancı dizilerinizi izlemek, yatağınıza yatıp uyumak. Yarın yine aynılarını yapmak. Pazar gelinceye kadar… Pazar günü de kendini çayıra salınmış sürü gibi atan insanların arasında eğlenmeye çalışmak, kafamı dinleyeyim derken daha beter bir kalabalığın arasında girip sadece 24 saat içerisinde dinlenmeye çalışmak. Sonra yine aynı tarzda bir pazar gününü bekleyinceye kadar bir hafta daha yaşamak.

Söyleyin dostlar, çoğumuzun yaşantısında var mı farklı gelişen bir şey?… Yazının formatına aykırı olduğu halde yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için belirteceğim: Ekmek kavgası, söylemek istediğim her şeyin kapsamı dışındadır. Zaten ekmek kavgası, fırsat eşitsizliği, maddi sebeplerden dolayı bir insanın istediklerini gerçekleştirememesi benim en hassas noktamdır, denge merkezimdir.

Kimleri kast ettiğimi anlamışsınızdır. CV’ni güncelle desem. Kurumsal kariyer eğitimi desem biraz daha kafanızda bir şeyler canlandı mı? En başta söylediğim istemediğin işleri yapma muhabbetine ek olarak hayatı o kadar ciddiye alan bir kitle vardır ki; 22-23 yaşlarından itibaren emeklilik hesapları yapmaya başlar. Ne bileyim, gider kazandığı para hiçbir zaman yeterli gelmiyormuş gibi gençliğini gerçek anlamda “harcar”. İş çıkışını akşamlarını patronun gözüne girmek için ekstra mesailerle, bilmem ne eğitimlerle harcar. Pazar günleri bile bu adamları kendileri için olmayan, en güzel bahaneleri “geleceğe yönelik” şeyleri yaparken görürsünüz. Şimdi “E tercih meselesi değil mi kardeşim, onlar da onu yapmaktan hoşlanıyor.” diyeceksiniz değil mi? Hayır gençler, hiçbiri o yaptıklarından hoşlanmıyor. Bu kadar da eminim. Tamamen istemedikleri işi kafalarına dayatılmış birtakım korkular, düşünceler ve Pavlov deneyi misali yaratılan şartlanmalar neticesinde yapıyorlar. Çemberin dışını soğukkanlılıkla şöyle bir yokladıkları bile yok. Hayatımda hiçbir insanın geçim sıkıntısı, bakmakla yükümlü olduğu bir aile olmadığı halde o evrak işlerini o saçma sapan sertifikalı faaliyetleri gerçekten isteyerek yaptığını görmedim.

Size dayatılan birkaç bahaneyi maddeler halinde sıralıyorum:

  • Geleceğimiz için bunları düşünmek zorundayız
  • Şartlar değişti. Artık hayat zorlaştı
  • Ne yaptıysam geleceğim için yaptım
  • Ne yaptıysam ailem için yaptım
  • Ne yaptıysam sizin geleceğiniz için yaptım
  • Çalışmazsan aç kalırsın, ölürsün, net… (Ben öbür taraftan zebanilere sigara vererek kopardığım izinle yazıyorum bunları zaten)
  • Yaşam şartları çetindir. (Bunu da nedense genelde zenginler söyler)

Daha saymama gerek yoktur herhalde..:D Size bir de en kesin bilgiyi söyleyeyim: Başka yerlere harcadığınız o emeğin binde biri de olsa karşılığını alıyorsanız ben hiçbir şey bilmiyorum. Hatta sizin fedakar ve özverili çalışmalarınız sonucunda patronunuz sırtınızdan sizin kat kat fazlanız kar yapıp sizi de “İyi iş çıakrdın”. diye sırtınızı sıvazlayıp geçiştirmiyorsa ben hiçbir şey bilmemeyi bırakın, en adi şerefsiz evladıyım.

Aynen aklınızdan geçirdiğiniz gibi. Malum konularda tıpkı bir enkaz, bir çöplük gibi bilinçaltım var. Onarılmaz ve onarılması gereksiz, her şeyin aslında olanını görmemi sağlayan, ömür boyu beni koruyacak bir kompleksim var. 21. yüzyıl kapitalizminin yukarıdaki bahanelerle beraber getirdiği “dini kurallar” nezdinde tam bir loser’ım.

Eğer yazdıklarımdan siz de kendinizde bazı ortak noktalar çıkardıysanız aklınızdan şu soruyu geçirin dostlarım: Onlar kurallara uyuyorlar da 30-40 yıllık kariyerleri boyunca iki yakalarını bir araya getiriyorlar mı? Derme çatma bir kalkınma yapsalar da hayatlarında, ömürlerinin yüzde kaçında gerçekten istedikleri şeyleri yapıyorlar, kendilerini dinliyorlar? Bunu bol bol sorun ve kendi hayatınızla kıyaslayın. Çünkü bilirim; homo sapiens‘in bir alt türü olan homo capitalistus‘ların arasında hapsolan bizler; çok kafa yorduğu bu aforizmalardan ve bir türlü görmezden gelemediği gerçeklerden dolayı zaman zaman girdiği bunalımlarla, kötü hislerle, çirkin düşüncelerle tanınırız. Sizin hayatınızla ilgili hiçbir şekilde atıp tutmam. Çünkü herkesin anıları, hayat görüşleri, içinde büyüdüğü çevre şartları kendinedir. Buna göre bir kişilik geliştirmiştir. Karışmaya kalkan da benim kompleksime gelene kadar ilk müdahaleyi gerektiren, hatta yerine göre yaşamayı bile hak etmeyen adi şerefsiz evladından başka bir şey değildir.

Ha; bir de bunlar torpilsiz, tanıdıksız, dayısız şekilde işlerin yürümesi halinde gerçekleşecek olanlardır. Onu da söyleyelim. Dayınızın ve torpilinizin derecesine bağlı olarak zeka seviyenizle elde edeceğiniz kazanç ters orantılıdır. Yani eğer bir moronsanız, onları rahatsız edeceğiniz kararları almayacağınız, kolay kontrol edileceğiniz için sizi en kazançlı, en konforlu makamlara çekinmeden oturturlar..:)

Ee; bizim gibi loser, kompleksli, çulsuz, soysuz, insanlıktan nasibini almamış, bilinçsiz kitlelere de o zaman gönlünden geçeni yapmak, hayallerini dinlemeye devam etmek, binalara sınırlara parsellere aldırmadan yolculuk yapmak, eğer icap ederse homo capitalistus’un yaşam alanlarını daraltmaktan başka bir çare kalmıyor. Yani dünya üzerinde ne kadar gereksiz iş varsa, anlarsınız ya…:)))  Gezin, görün, aşık olun, sevişin, okuyun, deneyimleyin. Neslinizini devam ettirmek gibi bir kaygıya düşmeyin. Zaten devam etse de, sizin kurduğunuz başarılı bir şirketi ya çocuğunuz batırır ya da sizden üç kuşak sonra bir savaş çıkar iflas edersiniz merak etmeyin. Onlar şartlanmalarının esiri olarak güvenliği, sıcağı, içerisinde kölelik bulunan bir konforu tercih edebilir. Ama siz zaten büyük ihtimalle soğukta doğmuşsunuzdur, deriniz kalındır. Bunu unutmayın.

Robin Williams’ın serseri bir genci tedavi ettiği film vardı adını unuttum. Orada çocuğa söylediği replik gibi; Madrid’teki bilmem ne manastırını kitaptan okuyarak anlatmayın. Bahsi geçtiğinde manastırın kokusunu hatırlayın ve etrafınızdakilere anlatın. Büyük ihtimalle ben; içimdeki Robin Williams’ın yardımıyla kendimi bu şekilde tedavi ettim. Etmeye de devam edeceğim, çevre şartlarının gerektirdiği şeylere göre..;))

Bu yazı daha uzar, öyle karaladım. Gördüğünüz zaman cevapsız bırakmayın. Hadi bana iyi eğlenceler. Gezmeyle kalın, doğayla kalın.

Bunlar da ilginizi çekebilir!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*