Para harcamadan, doğada “gerçek” bir şekilde yaşamak…

Ne kadar yoruma açık ve dallanmalar meydana getirebilecek bir konu değil mi?.. Doğada yaşamak… Laf aramızda; yer-su’nun ortaya çıkmasındaki temel amaç da bu zaten. Yeşil isyan dendiği zaman pek çok kol vardır isyan edbileceğiniz. Kimisi yenilenebilir enerjinin, temiz teknolojilerin kullanıldığı büyükşehir ve metropoller isterken, kimisi gidip de bir çiftlik evinde yaşamak ister. Ne bileyim organik tarımla uğraşır, toplayıcılık yapar, hayvancılığı öğrenir, vs. vs. Kimisi de bildiğiniz, abartısız en sert olacak şekilde alır karavanını, çadırını (daha doğrusu otağını, kamp çadırıyla bunu yapamaz), hiç olmadı izbe bir kulübe falan bulur Into the Wild’taki gibi; hiçbir şeye karışmadan, geldiği ve inşa edildiği yerlere vefa borcunu ödercesine yaşamaya koyulur. Toprakla, hayvanlarla, doğayla bütünleşik bir şekilde hayatını sürdürmeye adapte olur. Fazladan Karbon da üretmez, plastikleri metalleri de toprağa bırakmaz, ekolojik dengenin veritabanında bulunanlar dışında hiçbir harekette bulunmadan mutlu mesut yaşamına devam eder. Bütün bu hayalleri tek bir fotoğrafla anlatmak isterim: Geçenlerde Instagram hesabında da paylaşmıştık. Şu çocuk kadar huzurlu olan var mı acaba şehirlerimizde diye..:

Bu arada haberi olmayanlar lütfen Instagram hesabımızdan da bizi takip etmeyi ihmal etmesinler. Çok yakında birbirinden güzel yaylalarımızda, yörelerimizde çekilmiş eşsiz fotoğraflar göreceksiniz inşallah-ü teala…

Benzer bir yazı daha: Elektromanyetik kirlilikten arındığım o dakikalar üzerine

Neyse; bu dallanmalara ayrılmanın bir ürünü olarak yer-su denen platform ortaya çıktı demiştik. Doğal olarak ben de hayatımın merkezine doğayı alıyorum. Yani kah yenilenebilir enerjili fütüristik şehirler, kah organik tarım çiftlikleri, kah çevreci sivil toplum faaliyetleri, kah her şeyden uzak göçebe bir hayat ya da tüm dünyadaki doğal güzellikleri tanıyabileceğiniz bir gezginlik… Ama sanırım tam olarak hangisinin tercih edileceği biraz çevresel şartların, biraz kişisel karakterin biraz da kendimizi ait hissettiğimiz sevdiklerimizin, ailelerimizin ve en önemlisi sevdiceklerimizin yönlendirmelerine bağlı… Sonuçta koca Truva Savaşı’nı çıkaran şey sadece bir prensesin kaçırılması idi değil mi?..:)

Genelde şehir hayatından bunalanlar bu kadar ayrıntılı düşünmezler. İşi refleksif ve analizci yönden değerlendirecek olursak; sürdürülebilirlik ve yeşil yaşam üzerine çalışıp ekmeğinizi çıkarıyorsanız sizin için durum farklıdır. Ama şehir hayatındaki iş stresine, hareketsizliğe ve kirliliğe tahammül edemeyen insanın “Amaan; bırakacağım burada tası toprağı gidip doğada tek başıma yaşayacağım.” diye yaptığı haykırış; ileride onu çok temiz ve faydalı uzmanlıklara götürebilecek refleks ürünü bir haykırıştır.

Ama yeri geliyor ben de düşünüyorum keşke tası tarağı çeksem diye… Ama nasıl derler sevgili okurlar; bazı insanlarda şeytan tüyünü andırır bir şekilde geleceği düşünmelerini, gelecekteki çevresel ve sosyo-ekonomik sorunlara aldırmaksızın hayatını sürmelerini engelleyen bir yön bulunur. İnsan Into the Wild modeli bir sert giriş yapmak istediği zaman bunu düşünüyor. “Sen gidersin, ben giderim, biz, siz, onlar gider… Ama herkes aynı dünyada. Şehir hayatından elini eteğini çektiğin zaman onların sana ulaşamayacağı ayrı bir gezegene taşınmış olmuyorsun. Sence bu kar hırsının, bu kazanç manyaklığının bir sonu var mı? Sen kendi hayatını keyfince sürersin ama bu en fazla 1-2 kuşak alır 21. yüzyıl kapitalizmiyle..” Haksız mıyım?

Haa; doğada yaşamak isteyenlerin yapabilir miyim, hayatta kalabilir miyim gibisinden bir tereddüt duyması kesinlikle yersizdir. Bu konuda da “şehirden doğaya geçenlerdeki yapamazsın algısı” başlıklı bir yazı yazmıştık. Hele ki; öğrencilik döneminde 2-3 ay abartısız mecazsız 0 TL harcayarak yaşayabilmiş birisi olarak ben bunu rahatlıkla yapabileceğime eminim. Rüzgar, fırtına, yağmur suratıma suratıma estiği zaman daha sağlıklı, daha güçlü oluyormuşum gibi bir batıl inancım vardır.:) Ama dedim ya; yukarıdaki paragraf işte…:)

Okuyabilirsiniz: Çevreciliğin, yeşil isyanın anlamı üzerine

Aslında seçeneklerin bu kadar çokluğunu hissetmek de biraz fikirlerin yoğun olup imkanların ve çevresel şartların müsait olmamasından kaynaklanıyor. İmkanlarımız ve çevremizdeki insanlara bağlı kararlarımız şekillendikçe, yani kısacası hiçbir bilgisayarın başaramayacağı bir şey olan hayat tecrübesi ve bilgisi beynimizin an alt köşelerine yazıldıkça hareketlerimizde ve kararlarımızda daha az tereddüt duyuyoruz. Daha uygulama odaklı davranıyoruz.

Peki sizler ne düşünüyorsunuz sevgili okurlar.. Burası bütün yeşilistlerin buluştuğu bir platform, lütfen fikirlerinizi belirtin, birazcık ocağı alevlendirin ki daha çok insan ısınsın. Petrole falan ihtiyaç kalmasın..:)

Bunlar da ilginizi çekebilir!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*