Site ve rezidanslarda yaşamak insanları yalnızlığa mı sürüklüyor?

Yurt dışında yapılan bir araştırma metropollerdeki site ve rezidanslarda yaşayan insanların son derece yalıtılmış, sosyal açıdan tatminsiz bir hayat yaşadığını ortaya koyuyor. Araştırmayı yapan kurum bu trajikomik durumu şu satırlarla ifade ediyor:

“Site hayatına bir ilkbahar günü taşındığım ev vesilesiyle başladım. Normalde yeni komşularımla selamlaşmaktan daha fazla iletişim kurmam gerekir. Onlarla muhabbet etmem gerekir. Fakat yeni taşındığım yerde sağımdaki komşunun yüzünü dahi görmedim. Öyle ki; yanımda insan boyutlarında bir porsuk dahi yaşıyor olabilir, hiçbir fikrim yok…

Şehirlerdeki yaşam ilginç bir şekilde yalıtılmış. Sürekli birbirini gören fakat hiç iletişim kurmayan insanlar: Çamaşırhanede kendi çamaşırlarınızı ayıklarken bir yabancının iç çamaşırlarını çıkarıp bir kenara koymak. Asansörde çıkarken tanımadığınız insanlarla dirsek teması halinde katınıza çıkmayı beklemek. İşinizle uğraşırken yanı başınızda biralar ve pizzalar eşliğinde parti yapan gençler…

Herkesin hem iç içe olup hem de birbiriyle iletişim kurmaktan katiyen kaçındığı bu site ve rezidans yerleşimleri, yeryüzünde görülebilecek en yalnız mekanlar olarak kabul edilebilir. Diğer taraftan sinema geceleri, yemekli eğlenceler gibi sosyal aktivitelerin var olduğu yerler de mevcut, ama çok nadir…

Büyükşehirlerin bu gidişatı çok ciddi bir sorun. İnsan etkileşiminin azalması ve sosyal izolasyon günümüzün büyük sağlık krizlerinden biri olarak nitelendiriliyor. Geçtiğimiz kasım ayında ABD Dışişleri Bakanı Vivek H. Murthy; toplumsal izolasyonun silahlı şiddetteki ve opioid bağımlılığındaki artışın sebebi olduğunu söylemekle beraber, bu durumun ABD’deki ve dünyadaki en tehlikeli halk sağlığı problemlerinden olduğunu belirtti.


İnsanın kendini yalnızlaştırma çabası ABD’de o kadar üst seviyede ki; ülkenin konut dağılımda site içindeki daireler neredeyse üçte birlik dilimi oluşturuyor. Bu dairelerin yarısı ise sadece bir kişiye ev sahipliği yapıyor.

İrili ufaklı apartmanların bulunduğu, izole bir yerleşim olduğu uzaktan hemen anlaşılan bu yerlerde herkes kendi küçük birimlerine çekiliyor. Hiçbir topluluk birbiriyle etkileşime geçmediği için ortak amaç, vatandaşlık duygusu kayboluyor. İnsanoğlunun egosu, bencilliği tetikleniyor. Sosyal açıdan izole olan bu insan toplulukları aynı zamanda politikaya, çevresel ve toplumsal sorunlara karşı da duyarsızlaşıyor.”


“Kentlerin Ölümü ve Yaşamı” başlıklı makalesinde Jane Jacobs; bu izole toplum yapısını eleştirirken, canlı sokakların yerini alacak hiçbir şeyin olmadığını belirtiyor. Sosyal medya ve teknolojinin toplumsal yaşamdaki etkilerine değinirken, Facebook’taki paylaşımlarımızın gerçek hayatımızdan kat be kat daha eğlenceli olmasını da toplumsal şizofreninin bir öncüsü olarak görüyor.

Neyse ki bu sorunu önceden görenler ve çare yaratmaya çalışanlar mevcut. Örneğin; New York Belediye Başkanı Bill de Blasio, 106 milyon dolarlık iklim esnekliği paketini hayata geçirdi. Paketin içeriğinde kentte artan sıcak hava dalgasının etkisi azaltma amacıyla beraber toplumsal bağları yeniden kuvvetlendirmek, kumsal tehditlere ve değişen dünyaya karşı tekrar bir bilinç oluşturmak gibi maddeler de mevcuttu.

Ancak benzer girişimlerin başarılı olmasının karşısındaki en büyük engellerden biri, söz konusu ortamlarda doğup büyüyen gençler… Başka bir hayat yaşayıp sonradan rezidans yaşamına geçenlerin aksine bu gençlerin toplumsal bilinç, ortak hareket duygusu, sosyal izolasyonun azaltılması gibi kavramları algılaması çok zor oluyor.

 

 

 

Bunlar da ilginizi çekebilir!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*