Yanlış giden bir şeyler var…

images (4)

Merhaba sevgili yer-su okurları;

Sitemizin konseptini tanıttığımız hakkımızda bölümünde yazdığımız gibi; büyükşehirlerde yaşayan bir doğa sever, bir ekolojist olarak ağlama duvarını bir ziyaret etmek istedim. İçimizden geldiği şekilde; karşılıklı oturmuş, biralarimizi yudumlar gibi…

Yazının neyle ilgili olduğunu ben de bilmiyorum. Kalem elimde bu hareketleri ortaya çıkaran hareketleri yaparken beynimde sıraya girip akıveriyor düşünceler, hayaller, umutlar ve evhamlar…

Daha çok geceleri çalışan bir baykuş kılıklı bir varlık olarak şunu bol bol düşündüm: “Aklımıza gelen herhangi bir şeyi; ne ile ilgili olursa olsun. Bizi; onu, hemen şimdi, kazanacaklarımızı ve kaybedeceklerini düşünmeden yapmaktan koyan alıkoyan şey nedir? Neden kendimizi tadını sadece bu hayatta alacağımız onca hayalden, eğlenceden, zevkten mahrum bırakıp; etrafımıza gönüllü olarak kendi hapishanelerimizi inşaat ediyoruz?” Bilmeyen varsa hatırlatayım. Bunun en güzel örneği Kolombiya’nın unutulmaz uyuşturucu kaçakçısı Escobar’dır. Yani kendi hapishanesini inşaa etmesinin tek sebebi; bir suçlu olmasıydı. Herhangi bir sigorta veya güven isteği değil..

Bu soru inanın o kadar çok kısma ayrılabilir ki.. İlkiyle beraber size kafamı en çok kurcalayanları sunmak isterim:

Neden hayalimizde, aklımızdaki şeyi hemen, o anda yapmıyoruz?

-Bir yere seyahat etmek için hepimizin bariz özgürlüğü varken; neden bunu ayda yılda bir ayrılan zaman dilimlerine, nereyi gezdiğimizi bile alamayacağını kısa yolculuklara sıkıştırıyoruz?

-Neden bizleri daha uygun yerlerde ömür boyu mutlu edecek sanatlar, meslekler ve zanaatlar varken; kendimizi “O işte çok para var.” “İstemeden okudum ama çalışıyoruz işte.” gibi cümlelerle ifade ettiğimiz işlere hapsediyoruz.

-Aşık olduğunuz, hiçbir şey düşünmeden sevginizi haykırmak istediğiniz bay/bayan hemen orada, karşımızda dururken; neden kendimizi kariyer, evlilik geçim, kredi gibi parametrelere bağlıyoruz?

-Gördüğümüz bir doğa manzarasında, yeşillikte içimiz bir hoş olurken neden “Ay çok güzel ya..” diye düşünüp hemen sonrasında getto’larımıza dönüp bize söyleneni yapmaya devam ediyoruz?

İnanır mısınız sevgili okurlar; bunları yazarken benim bile aklıma zihin kandırmacası olan pek çok cümle  pek çok cevap geldi. Ama bu yazıda kendime söz verdim: İçimden ne gelirse gelsin yazmama engel olan o gercekçiliğime, hafiften obsesifliğime bir set çekeceğim. Hem de ayık kafamla…:)

Geçtiğimiz 1-2 aylık zaman dilimi boyunca bunları daha derin düşünmeye;sorduğum soruların gerçekten cevabı olan mı, yoksa çocukça saçmalıklar mı olduğunu test etmeye fırsatım oldu. Hem çevremi sürekli izleyip gözlemleyerek, hem kendi isimle meşgul olarak, hem de kafamın içinde beynimi en beter dayaktan bile fazla tırmalayan sorularla yüzleşerek…

“Kendini bulmak, kendini dinlemek.” gibi laflar vardır ya sevgili okurlar…Bunlar kesinlikle aşırı felsefeye kaçan; üzerine düşülmeyecek şeyler değildir. Ben size bunu emin olarak söylüyorum: Alabildiğine eğlenmek, inandığınız fikirler için memleketin, dünyanın her köşesinde bir işin ucundan tutmak; arkadaşlarınızla, sevgilinizle bir şeyler içip muhabbetin, duygusallığın dibine vurmak hayatın anlamıdır. Ama kısa bir süre yalnız kalıp inzivaya çekilmek; bir şeylerle uğraşırken “Al işte, buradasın, seni rahatsız edecek kimse yok. Ne istiyorsun? Nasıl yaşamak istiyorsun? Neleri yüceltmek, neleri yok etmek istiyorsun.” diye sormak, kendi kendinize yüzleşmek var ya; bunun tadı da hiçbir şeyde yoktur. Hele bir de sade bir çadırın, kulübenin içinde; hemen dışarıda yemyeşil, vahşi mi vahşi doğanın şefkatli kolları arasındaydanız…

Daha önce yazdığım, konuşmalarımda sözünü ettiğim, kafamı daha çok meşgul eden konuları şöyle bir düşündüm de; biraz şehir şartlarında yapma bulduğum bu “kendinle yüzleşme” fırsatı; beni gerçekten değiştirdi. Kafamda sadece soru olarak kalan; bir turlu araştırmaya cesaret edemediğim o rahatsız edici prangaları ben kendimi tüm toplum kurallarından, sosyal kaygılarından soyutlayarak aşabildim. Sonuç olarak inanır mısınız bilemem: Hayatta biraz daha görmüş geçirmiş; neyi yapıp neyi yapmayacağını bilen bir tecrübe eşliğinde, liseli yaşlarımdaki idealistliği, hiç ölmeyecekmiş gibi mücadele etmeye, direnmeye, gerçeği ve doğruyu araştırmaya hazır ruhu yeniden buldum. Şu anda da aşağı yukarı tahmin ettiğiniz gibi doğaya, yeşile, ekolojiye; en önemlisi de yeşil ekonominin vaat ettiği gibi bir sosyal adalete kendimi adamış olmak için hiçbir maddi-manevi zincir göremiyorum. Maddi zincir göremiyorum derken, endişe duymuyorum anlamında söyledim. Yoksa hala aynı durumdayım rahat olun..:)

Sonuç olarak; bu sadece insan beyninin işleyişine kendi kendisine yarattığı şartlanmalara ve korkulara yönelik bir yazıdır sevgili okurlar.. “Kesinlikle sana inanılmalıdır. Bunun için çalışılmalıdır.”  gibi bir şey öne sürmüyorum. Dediğim gibi tek şey; “Aklınızı sürekli meşgul eden bir şeyi; tıpkı her hafta tıpış tıpış istemeden yaptığınız patronun angarya işleri gibi vakit ayırın ve yapın. Gerisi tam tabiriyle denize girmek gibi… Bir süre sonra o korkulara sahip insanların hayattan tat almayı bilmeniz ve umursamazlığınız sebebiyle size içten içe gıpta ettiğini göreceksiniz. Ve tabii ki denize girdiğiniz için zamanla soğuğu hissetmemeye başlayacaksınız..:)

Sadece yapın. Bir kardeşi olarak da şunu unutmayın: Sevmediğiniz bir işe, bir sisteme kendinizi dahil olmak zorunda hissetmeyin. İster pasif, ister aktif; körü körüne İTAAT ETMEYİN, DİRENİN. Kesinlikle bir komünist, vs. bir siyasi fraksiyon mensubu değilim fakat şunu görebiliyorum: BU SİSTRMDE YANLIŞ GİDEN BİR ŞEYLER VAR. NE OLDUĞUNU VE NASIL DÜZELTİLECEĞİNİ BEN DE BİLMİYORUM. SADECE GÖRÜYORUM VE PİŞİYORUM…

Ağlamam bitti; çalışmaya, eğlenmeye, sevmeye ve savaşmaya devam..

 

Bunlar da ilginizi çekebilir!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*