Yer-su inancı ve Eski Türk dini incelemeleri-Nitelik ve kapsam üzerine

Merhaba Yer-Su okurları;

Sitemizin ismine ilham kaynağı olan Eski Türklerdeki Yer-Su inancı ve Eski Türk dininin doğaya olan saygı sevgisi üzerine bilgileri nakletmeye devam ediyoruz. Birinci yazımızda giriş niteliğinde bazı bilgileri vermiştik. Türk dininin Şamanizm ile bağlantısı, bazı terimlerin anlamları üzerine bir yazıydı. Ana teması ise “Eski Türk Dinin’de terimler” idi. Yazıyı okumak isteyenler aşağıdaki bağlantıya tıklayarabilirler.

Araştırmalarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. İkinci yazımıza başlamadan önce ayrıntılı araştırma yapmak isteyenler için belirtelim: Kaynakçamız “Ziya Gökalp/Türk Uygarlığı Tarihi” kitabıdır. İsteyenler kitabı temin edip istedikleri gibi araştırmalarını yapabilirler.


Tanrıların ve Ruhların Niteliği ve Kapsamı

Eski Türkler’in dini bir tür toplumsuzluktu. Eski Türk dini toplumsal yapıların değimesine bağlı olarak değişirdi. Eski Türk dininde her toplumsal bölüğün toplumsal bilinci ya bir tanrı ya da bir ruh olarak algılanırdı. Bundan dolayı toplumsal bölükler ve toplum değiştikçe tanrılar da değişirdi. Eski Türkler’de Tanrı Alemi bütünüyle insanlarla ilgili şeylerin bir aynasıydı. Türk tarihine ilişkin herhangi bir dönemin tanrılarını bilirsek, o dönemde toplumu kaç oymaktan oluştuğunu bundan kolayca çıkarabiliriz. Eski Türk dini totemizm dini gibi toplumseverlik idi. Bireyler bağlı bulundukları topluma ve onun çeşitli bölüklerine taparlardı. Bunların toplumsal bilinçleri bireysel bilinçlerin üstünde gerçekten birer tanrı gibiydi.

Dinlerin niteliğini ve kapsamını anlamak için totemizm’e ilişkin incelemeler kadar Türk dininin incelemeleri de yararlı olabilir. Fakat, ne yazık ki, Avrupalılar Türk dinini gerekli önem ölçüsünde incelemiyorlar. Biz burada tanrıların ve ruhların siyaset ve aile topluluklarıyla nasıl karşılaştığını ve her tanrının bir bölüğe ilişkin toplumsal bilince nasıl simge olduğunu göstereceğiz. Bu incelemeler, siyasal toplum ve aile değiştikçe, tanrıların ve ruhların da aynı yasalara bağlı olarak değiştiğini gösterecektir.

Türk Dininin Niteliği ve Kapsamı

Eski Türk dini görünüşte bir naturizm, yani doğacılık’tı (tabiatperestlik). Gerçekte ise bir sembolizm, yani simgecilik’ti (timsalcilik). Türkler, doğal yaratıklara ve olaylara taparken, bunların toplumsal bölüklerin simgeleri olduklarını bilmezlerdi. Fakat bugünkü toplumbilim gösteriyor ki bütün eski uluslar, topluma ve onun bölüklerine simge olarak aldıkları eşyaya tapmışlardır. Totemizm döneminde bu simgeler hayvanlarla bitkilerdir. Naturizm döneminde doğal yaratıklar ve olaylardır. Çoktanrıcılık döneminde kişileştirilmiş tanrılardır. Fakat bunların tümü toplumsal bilinçlerin görünüşteki simgelerinden başka bir şey değildir. Bütün eski uluslar, haberleri olmadan toplumsever ve ulussever’diler.


Bu yazı için yapacağımız alıntı bu kadar. Eski Türk dininde var olan kutsiyetleri, doğaya olan saygıyı ve bunların her dinde olduğu gibi sembolizme indirgenişini nasıl temiz bir şekilde anlatabildiğini görüyor musunuz? Ziya Gökalp’in ve Eski Türk dini üzerine çalışmış diğer tüm tarihçilerin araştırmaları, gerçekten de bizi hurafelerden ve tarihimizi sonradan gelen örf ve geleneklere uydurma çabalarından kurtaracak niteliktedir.

Alıntı yapılan kısımda önemli olan şey; Eski Türkler ve çoğu eski pagan topluluğun sahip olduğu topluluk bilinci, Ziya Gökalp’in tabiriyle toplumseverlik. Hayatta kalmak için doğaya muhtaç olduğunu bilerek dinlerine ve inanışlarına serpiştirdikleri kutsal doğal ögeler, yani Yer-Su. Harici bir alt başlık olarak da; inançların nasıl da belli bir coğrafyada yaşayan insanların hayatta kalması için önemli figürlere ve doğa olaylarına göre şekillendiği, semboller kazandığı konusu vardır. Ve bütün bunların da söz konusu toplum tarafından farkında olmadan gerçekleştirildiğini belirtiyor Ziya Gökalp. Mesela; Eski Türklerin yaşadığı iklimde toplum önemli bir kavramdır. Sürüden ayrılırsanız hayatta kalamazsınız. Ama bunu 3000 yıl önce yaşamış bir Eski Türk “Hmm topluluk bilinci sosyolojik olarak önemli bir şey. O zaman bunu kutsallaştıralım.” diye düşünerek yapmamıştır. Topluma ve doğaya yüklenen bu kutsiyet; insanların hayatta kalma tecrübelerine göre nesiller boyu oturan bir iç güdünün ürünüdür.

Tabii o zamanlar aşırı bireyselliğin ön plana çıktığı, insanların birbirini kısıtlayıp izole etmekten başka bir şey beceremediği burjuva toplumu yok. Çünkü bunları yapmanıza imkan verecek emniyet de yok, teknoloji de yok. Hayatta kalmak için doğadan besleniyorsun. Günün her saniyesi tertemiz doğada geçiyor. Baharlarda toplumun bolluğa giriyor seviniyor, kışın kabuğuna çekilip doğanın öfkesinin geçmesini bekliyor.. Böyle bir ortamda da toplumunu sevmeden, tek başına hayatta kalamazsın. İşte insanlar; bireysel fantezilerinde ödün verip toplumsal kimliğe yatırım yapmayı, hep beraber hayatta kalmanın daha karlı olacağını ilk kez Eski Türkler’in yaşadığı zamanlara denk gelen tabiatsever, toplumsever topluluklar zamanında öğrenmişlerdir.

 

Bunlar da ilginizi çekebilir!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*