Yeşil ekonominin talepleri, günümüz yaşantısı için bir engel midir?

Dünkü yazımızdan sonra benzer bir tema işleyeceğimiz diğer bir yazıyla karşınızdayız. “Şehir hayatını savunayım derken sistemin kölesi olmak” başlıklı yazımızı bağlantıya tıklayarak okuyabilirsiniz.

Bu yazımızda ise serbest bir dilde ve deneme tadında bahsettiğimiz hususlara “daha akademik, daha bilimsel” gözle bir yaklaşım sergileyeceğiz.

Büyük ihtimalle yeşil ekonominin ne olduğundan ve kısaca nelere dikkat çektiğinden yeterince haberdarsınız. Eğer öncesinde göz atmak ve genel bir bilgi edinmek isterseniz “Yeşil ekonomi nedir?” ve “Yeşil ekonominin dikkat çektiği başlıca hususlar nelerdir?” başlıklı yazılarımızı da okuyabilirsiniz.

Burada kısaca bahsedecek olursak başlıca maddeler şunlardır:

  • Enerji üretiminde sıfır tüketime yaklaşmak ve yenilenebilir enerji kaynaklarının önünü açmak, teşvik etmek.
  • Şehirleşme ve endüstrinin getirdiği betonlaşma, doğa katliamı gibi hususlarda maksimum duyarlılığı gösterip yaptırımlar uygulamak
  • Kapitalist ve tekel odaklı sermaye karşısında yöresel unsurları teşvik etmek ve yerel iş gücünü desteklemek.
  • Tüm dünya genelinde var olan gelir uçurumunu ve adaletsizliği azaltacak her türlü sosyal faaliyetlere destek verip fakirliği ortadan kaldıracak politikaları desteklemek.

Evet. Şimdi değerli okurlar; yeşil ekonomi ve buradan türeyen bütün çevreci politikalara karşı ilk karşı çıkılan şey; bunların günümüzdeki gelişim ve ilerlemeyi engelleyip uygarlığa zıt hamleler oluşturduğu iddiasıdır. Tıpkı önceki yazımızda bahsettiğimiz gibi. Şimdi gelin, bu maddeleri ayrı ayrı ele alarak gerçekten de biyle engel oluşturabilecek bir durumda mıdır? Bir bakalım:

Yenilenebilir enerji kullanımı

Güneş, rüzgar, jeotermal, dalga, akarsu gibi doğal kaynakların kullanılmasıyla üretim sağlanan yenilenebilir enerji; günümüzde küçük çaplı bir uğraş olmaktan ziyade enerji sektörünün demirbaşlarından olma yolunda ilerleyen, üretimdeki payını her geçen yıl arttıran bir sektördür. Böyle olmasının temelde iki sebebi vardır:

  • Fosil yakıtların tüketimi sonucu dünyada meydana gelen kötü değişiklikler sonucunda var olan sivil toplum baskısı ve yeni üretimlere yönelme propagandası
  • Fosil yakıtların dünya üzerinde sınırlı bir rezerve sahip olması sebebiyle devletlerin ve holding imparatorluklarının yeni teknolojilere yatırım yapması. (Bu konudaki en ciddi tehlike nükleer enerjinin ehlileşmesi ve kullanımının yaygınlaşmasıdır.)

Peki sevgili okurlar. Dünyada yenilenebilir enerji basit bir hobi olmaktan çıkıp en büyük enerji sektörlerinden bbirine dönüşürken, fosil yakıtlardan vazgeçmenin ihtiyaç miktarınca üretimi engelleyeceğini iddia etmek ne kadar mantıklıdır? Hadi kendimizi bilim teknik aşığı, gerçekçi olarak nitelendiriyorsak: Fosil yakıtlar tükendiği vakit dünyanın enerji ihtiyacını nasıl karşılamayı düşünüyorsunuz? Nükleer enerjinin gerçekten bir çözüm olacağına emin misiniz?

Bakın yeşil ekonominin temel kitaplarından olan “Küçülmek Güzeldir“de Van Den Bergh bu görüşü nasıl belirtiyor:

Eğer ki yeterince temiz teknolojileri benimsemekte ya da kirleten girdilerin yerine bir şey koymakta başarılı olamayacaklarsa; özellikle kirli ya da en kirli sektörlerin küçülmesini istiyoruz.

Fosil yakıtların yarardan çok zararı olduğu aşikardır sevgili okurlar.. Bugün kendimiz için gerekli gördüğünüz pazarlama odaklı pek çok sözde ihtiyacın gereksiz olduğu da aşikardır. Bütün bunlardan sonra hala fosil yakıtların gerekli olduğunu düşünebiliyor musunuz?

2)Doğa ve çevre katliamına duyarlılık, rant ve betonlaşmanın önüne geçmek

Bu başlıktan aslında o kadar da ayrıntılı bir şekilde bahsetmeye gerek yok ama buna karşı çıkan pek çok kişi de mevcut. En yaygın cevap ise “İyi de imar yapmayalım da çadırlarda mı yaşayalım?” gibi veya mantık seviyesi buna eş değer mazeretler oluyor.

  • Birincisi; gayrimenkul günümüzde temel barınma ihtiyacından çok bir yatırım aracına dönüşmüştür. Böyle olması da bir kişinin çok daha fazla daire sahibi olması, yatırım yapıp gelir elde edebilmesi için tüm alanların fütursuzca betonlaşmasına ve doğanın günde beş vakit katledilmesine sebep olmaktadır.
  • İkincisi; farkındaysanız rant, yatırım, aç gözlülük gibi kavramların üzerinde özellikle durduk. Uygar bir insanın temel ihtiyacı olan barınacak ev sorunu, doğa katliamına müsaade etmekten önce bu aç gözlülerin yaptıklarından kaynaklanmaktadır. Bütün gayrimenkul piyasasını kendi işlerine geldiği gibi ayarlayip sizi maaşınızın dörtte üçü ev kiranıza gidecek durumda bırakmasalar rahatça barınırsınız değil mi?
  • Bir Türkiye’nin metropolü İstanbul’a bakın, bir de Avrupa, ABD ve Uzakdogu’da gelişmiş olarak görülen metropollerin planlamasına, doğayla sağladığı dengeye bakın. Daha konforlu ve daha uygar bir hayata kavuşmak bu mudur sevgili okurlar, durun şöyle bir düşünün…

3) Yöresel ve geleneksel unsurların da ekonomiye katılmasını sağlamak, yerel iş gücünü desteklemek

Değerli okurlar;  büyük, iliklerine kadar kapitalist bir sistemin içinde olup buralarda geçinen biriyle empati yapılabilir, buna karşı çıkmasının sebepleri, daha doğrusu nasıl bir psikolojiyle karşı çıktığı anlaşılabilir. Fakat asgariden biraz yüksek ücretle kalifiye kölelik yaptığı halde bunun doğruluğunu savunan birini anlamak mümkün değildir. Hatta altında pek de iyi amaçlı olmayan kötü niyetler aranmalıdır.

Günümüzdeki o “global, international” gibi sıfatlarla adlandırdığımız piyasanın böyle bir durumda olmasının tek sebebi pazarlama balonudur. Hiç şüphe yoktur ki ilerleyen yıllarda çok sağlam bir şekilde patlayacaktır.

Basit bir örnek verelim. Dünya ilaç sektöründe pazarlamaya ayrılan bütçe, ar-ge’ye ayrılan bütçeyi birkaç kat katlamaktadır. Yani ilaç şirketleri arasında öylesine bir rekabet vardır ki; birbirleriyle olan rekabetleri, tedavi edilmesi muhtemel pek çok hastalığa bulunacak çarelerin ertelenmesi ve bunların araştırılmaması demektir. Hatta satışları arttırmak için pek çok hastalığın dünyaya salınıp sonra da tedavi ilacının piyasaya sürüldüğü bile olabilir kim bilir?…

İşte büyük sermayenin yaptığı budur sevgili okurlar. Elin şirketi gelir pazarlamaya 1 milyon dolar ayırır, siz 1.1 ayırmak zorunda kalırsınız. Sonra o da 1.2 ayırır ve bu böyle sürüp gider. “Ben pazarlamaya bu kadar bütçe ayırmayacağım. Namusumla şerefimle ilaç ar-ge’si yapacağım.” deseniz piyasadan kısa süre sonra silineceğiniz aşikardır.

Sonuç: Rakamlarda ve resmi harcamalarda var olan bütçeler milyon dolarlık iken, vatandaşa ulaşan hizmetin birkaç yüz bin, belki de daha az bir bütçeyi kapsadığı; var olan sermaye gücünün akbabaların birbirini yemesi için harcandığı lanet bir piyasa ekonomisi.

Ya burada yerel iş gücünü destekleyecek hamleler lazımdır ya da bu pazarlama çılgınlığına üst sınır koyacak bir denetleme mekanizması şarttır.

Yukarıdaki örnekten bitirecek olursak; bütçenin dörtte üçünün ar-ge’ye, yaptırımlar dolayısıyla en fazla dörtte birinin pazarlama ve reklamcılığa harcanabildiği bir sektör düşünün… Gerçekten de hala bugünkü vaziyetin ilerlemeye yardımcı olduğunu düşünüyor musunuz? Olsa bile bu hem hastalık yayıp hem ilacını üretebilecek kadar canileşmiş insan dışı canavarların sizin de faydalanmanızı sağlayacağını mı sanıyorsunuz?

Garip olan kapitalist balon ekonomisidir. Yerel iş gücü değil…

4) Var olan adaletsizliği ve fakirliği azaltmaya yönelik girişimlerde bulunmak

Artık buna da uygarlık ve gelişim adına karşı çıkanı pek görülmez herhalde ama yine de değinmekte yarar var. Çünkü fakirliği ve yoksulluğu azaltma kaygısı insan zihninde ve devlet politikalarında o kadar büyük yanılgılar yaratmaktadır ki; yıllar geçtikçe fakirligin ve gelir uçurumunun daha fazla artmasından baska bir tablo gözlemlenememektedir.

Bakın değerli okurlar; moral ve motivasyon açısından tabii ki çok önemli yerleri vardır. Ama konuşmalarımızda adaletsizlikten ve fakirlikten dem vurduktan sonra aynı yaşantımıza devam etmek, çıktığımız bir kürsüde benzer sorunların çözümü için iki klişe cümle söylemek veya sosyal sorumluluk adı altında zor durumdaki insanlarla bir araya gelip iki fotoğraf çektirip sonra “x firması buradaydı” diye reklam yapmak; fakirliğe ve adalete yönelik hareketler değildir. Yeri gelmişken belirtelim, aynı şeyi kontenjanın %90’ını tanıdıklara ayırdıktan sonra “y firması eğitime destek oluyor.” diye haber yapmak da eğitime bir katkı değildir.

Her şeyden önce sosyal sorumluluk kavramı; fakirliğe ve adaletsizliğe tepki olarak ortaya çıkmıştır. Sanki fakirlik hayatın olmaya mecbur bir gerceğiymiş gibi… Ya da çeşitli burslar ve eğitim yardımları da öğrencilere para kazanmak için çalışamamaları, başka yerlerden bir destek almamaları kaydıyla 200-300 TL gibi komik tutarlar halinde verilmektedir. Bursu veren kuruluşlar zaten bu gençleri böyle zor koşullarda eğitip görüp sonrasında sadaka gibi maaşlarla çalışmaya mecbur bırakanların ta kendileridir, o ayrı mesele...

Yani değerli okurlar; mesele fakirlik ve acizlik görüldüğünde ayıplanmamak  için iki acınası söz söylemek, topluluk ve pazarlama odaklı faaliyetlere katılmak degildir. Mesele fakirliği “doğrudan” ortadan kaldırmaya yönelik hamlelerde bulunmaktır. Vaktimiz, imkanımız, yüreğimiz izin verdiği ölçüde


Evet sevgili okurlar… Bizler yer-su olarak yeşil ekonominin günümüzdeki hayat şartlarına bir engel teşkil ettiğine katılmıyor, tam tersine çok daha güzel tabloların önünü açacağına inanıyoruz. Hem bilimsel veriler, hem de bu sistemde bir baltaya sap olamamış duygusal yapımız eşliğinde..

Sizler de yazacağınız yazılarla veya yorum kısmında rahatlıkla görüşlerinizi belirtebilir, fikirlerinizi “sansürsüz” olarak paylaşabilirsiniz. En azından elimizden bu geliyor…

Gelecek yazılarda görüşmek üzere, hoşça kalın..

Bunlar da ilginizi çekebilir!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*